Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün insanlığa ve milletimize yol gösteren en önemli sözlerinin başında “Siyasi ve askeri zaferler ne denli büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazsa kalıcı olmaz, tez zamanda söner” sözü gelmektedir.

Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla ülke topraklarını düşman çizmesinden temizleyen Ulu Önder, cumhuriyetin ilanına koşut olarak ekonomik yatırım hamlelerini başlatmıştır.

***

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, çökmüş bir imparatorluğun bakiyesi üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun üzerinden geçen 15 yıllık zaman diliminde şeker fabrikaları, çimento fabrikaları, demiryolları, limanlar, Etibanklar, Sümerbanklar, demir – çelik fabrikaları ve daha niceleri yaşama geçirilmiştir. Gerçekleştirilen bu çalışmalarla Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durabilen, ekonomik ve siyasal alan başta olmak üzere her alanda tam bağımsızlığını sağlamış bir ülke konumuna getirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmalarda çok büyük ölçüde de başarılı olunmuştur.

***

Türkiye’de özellikle 12 Eylül 1980 sonrasında yoğunluk kazanan kapitalist zihniyet, bilinçli ve ısrarlı bir şekilde “Devlet iğne – iplik üretmez” türünden tezleri savunmuş, işbaşına gelen iktidarların da özelleştirmeci politikalarıyla kamu iktisadi teşebbüsü (KİT) niteliğindeki çok sayıda işletme özelleştirilmiştir. Özelleştirilen KİT’ler arasında kapılarına kilit vurulanlar, tarihin tozlu raflarına konanlar da vardır. 1950’li yıllarda, Adnan Menderes’in başbakanlığı döneminde açılan Aydın Tekstil Fabrikası da buna bir örnektir. Yıllar yılı Aydın’dan Türkiye’ye tekstil ürünleri üretimi yapan, üç vardiya esasına dayalı olarak çalışan bu fabrika, “iktidarların yandaşlarına istihdam sağlama” politikalarıyla tabiri caizse ilk önce “arpalığa” çevrilmiş, 2000’li yılların başında da özelleştirilerek, kapısına kilit vurulmuştur. Ülke genelinde bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak mümkündür.

***

Bu özelleştirmeci politikalar, Türkiye’yi pek çok temel tüketim maddesi konusunda dışa bağımlı bir ülke haline getirmiştir. Örneğin kâğıt fabrikaları bundan önceki yıllarda özelleştirilmemiş olsaydı, şimdilerde gazete, kitap kâğıdı konusunda dahi dışa bağımlı bir hale gelir miydik? Bırakınız dışa bağımlı hale gelmeyi, üretim yapan, kendi ayakları üzerinde duran, ihtiyaç fazlasını ise dış pazara ulaştıran bir noktada olurduk.

***

Son dönemde döviz kurunda yaşanan dalgalanmalar ve bu olumsuz durumun iç pazara yansıması adeta sihirli bir formül olan ‘üretim ekonomisi’ kavramını yeniden gündeme getirdi. Biraz geç oldu belki ama zararın neresinden dönülürse kârdır. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik sorunları aşıp, yarınlara güven ve umutla bakabilmesinin yegâne anahtarı üretim ekonomisinden geçmektedir.

Kalın sağlıcakla…