Tek isteği Anadolu'nun bir kıyısına ayak basmak ve milleti uyandıracak kurtuluş çarelerini aramaktı.
Bu önemli yolculuğun Kocaeli'nden başlatılmasını en ince ayrıntısına kadar planlamıştı.
Ancak genişletilmiş yetkilerle donatılmış ordu müfettişi sıfatıyla Samsun'a çıkmanın daha yararlı olacağına karar vermişti.
Anadolu'nun emek tahtasında, çapa tarlalarında hastalığı, kıtlığı, ihaneti yaşamış “insanla” buluşacaktı.
Düşmanın İstanbul'daki yüksek komiserinden seyahatin gerekli izinleri alınmıştı.
Yaveri, “Çok kalacak mısınız Paşam, yoksa teftişi müteakip dönecek misiniz?” diye sorunca...
“Hayır, dönmeyeceğiz çocuk! Validene ve kardeşlerine veda et. Dönmeyeceğiz!”
Sözüyle seslenerek en güzel bayramı muştulamıştı.
Ya bağımsızlık yolunda ölecek ya da davasının savaşını kazanacaktı.
Hayatında rastlantılara yer yoktu. İşgal edilmiş vatan topraklarında tarihin en çetin savaşlarını yönetmiş ve zafer çıkarmıştı.
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan dört yıl sonra İstanbul'a dönmüştü.
Dolmabahçe açıklarına demirleyen Ertuğrul yatının güvertesindeydi.
Sahilde o gün bayrammış gibi kutlama yapan insanları çelik mavisi gözleriyle seyrederken...
Savaşın kan ve gözyaşı dolu günleri aklından şimşek hızıyla geçiyordu.
Benim doğum günüm dediği 19 Mayıs 1919'da Samsun'daydı.
Tütün İskelesine yanaşan sandaldan karaya çıktığında: Bir ulusun dünya yükü acılar çekerek yitirdiği umudunu taşıyordu.
Üç kıtaya yayılan koca bir imparatorluktan geriye kalan son vatan parçasında sancak açmıştı.
Samsun'dan Havza'ya taşlı topraklı yolda üç hurda otomobil, birkaç eyerli at ve katırla ağır aksak ilerlerken...
En güçlü ordulara karşı koyuşun eksiksiz bir saldırının başarı olasılığını düşünüyordu.
Nice çetin sınavlardan geçmişti. Nice acılar ve zorluklar yaşamıştı. Yine de ülkesinin bağımsızlığı ve ulusun özgürlüğünden vazgeçmemişti.
Karanlığı aydınlatacak ışığın kaynağını Havza bildirgesiyle duyurmuştu.
Yurt genelinde milli bilinci uyandırmış, ulusu; yaşama ve bağımsızlık hakkına sahip çıkmaya, geleceğini savunmaya çağırmıştı.
Açılışını bizzat yaptığı Meclisin çatısı altına bir ülkeyi sığdırdığında; askeri, siyasi ve sosyal bir hareketin önderi kabul edilmiş, gönüllere taht kurmuştu.
Bağımsızlık mücadelesinin en ibret verici savaşlarını bizzat cephede savaşarak yönetmiş, çok kanlı savaşlarda düşmanı büyük ölçüde imha etmişti.
Yıkılmış, işgal edilmiş, bütün kurumlarıyla dağıtılmış bir devleti küllerinden yeniden yaratacaktı.
Egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğu “cumhuriyet” esasına dayalı “ulus devlet” kuracaktı.
Ancak önünde aşılması gereken kimi engeller duruyordu.
Tarihler 1 Kasım 1922'yi gösterirken Birinci Meclisin güçlü muhalefetine rağmen saltanatı kaldırmıştı.
28 Haziran 1923 seçimlerinde olağanüstü başarıyla iş göremez duruma düşmüş meclisi yenilemişti.
Lozan'daki barış heyetine diplomasiyle çözülecek konuların zamana bırakılmasını bildirince 24 Temmuz 1923'te barış antlaşması imzalanmıştı.
Böylelikle Osmanlı monarşisinin yerini yeni sınırlarıyla tanınan Türk devleti almıştı.
Bir kez daha savaşı göze almış, Türk ordusuna İstanbul'a harekât emri vermişti.
İzmir'den hareket eden süvarilerimiz 6 Ekim 1923'te İstanbul'a girdiğinde düşman şehri terk etmiş ve 645 yıllık başkent tek bir kurşun atılmadan kurtarılmıştı.
Uzun süredir çok yakınındakilerden bile saklı tuttuğu Cumhuriyet düşüncesinin önündeki engelleri tek tek kaldırmıştı.
29 Ekim 1923'te devletin yönetim biçimini cumhuriyet olarak kabul ettirmiş, yeni Türk devletinin yüzünü çağdaşlaşma ve demokrasiye çevirmişti.
Bugün! Bu eşsiz kahraman ve büyük kurtarıcı Mustafa Kemal Atatürk'ün aramızdan ayrılışının 82. yılı.
Saygı, sevgi, şükran ve özlemle anıyoruz. Mücadelesi, düşünceleri ve bizlere kazandırdıkları ışığımızdır.
Ruhu şad olsun! Allah rahmet eylesin.