TÜRKİYE Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlanan herkes Türk’tür. Elbette bu minval üzerine inşa edilen politika sadece üst kimlik oluşturma çabasından ibarettir. Söz konusu politika bünyesinde ırkçı uygulamaları barındırmadığı için kendisine yakıştırılacak faşizm söylemlerini peşinen reddeder. Uygulamada etnik temel veya köken asla ölçü alınmaz. Laiklik ilkesiyle kişilerin mezhep ve meşrepleri, dini hüviyetleri, inanç haritalarına o kişinin devletle ilişkilerinde dikkat edilmez. Halkçılık, sınıfsal ayırımı devletin işleyişinde asla kabul etmez. Günümüzde ulusçuluk geriledi. Devlet küçüldü. Şirketler ön plana çıktı. Sınıflar keskinleşmeye başladı. Bunlar mikro milliyetçiliğin ortaya çıkmasına yol açtı. Batılılar, buna Okyanus ötesi güçler de dâhil, bir toplumun zayıf ve güçlü yanlarını tespit ettikten sonra politika geliştirmektedir. Aslında ulusalcılık, ırkçılıktan daha ziyade bu ülkenin tüm dinamiklerine dayanmak ve bu ülkenin tüm halklarının ortak menfaatini gözetmektir. Dış müdahalelerden azade olmaktır. Bu anlamda Bülent Ecevit’in ulusalcılığı ile Necmettin Erbakan’ın Milli Görüşünün ortak paydası Batı sömürgesine karşı DURMAKTIR. Bu nedenle bu kişilerin iktidarları çok kısa sürmüştür. Milli görüş gömleğini çıkarmadan veya ulusal dinamiklerden vazgeçmeden iktidara gelmek oldukça güçtür. Bunun olabilmesi için de arkanda çok büyük bir rüzgâr olması gerekmektedir. Mustafa Kemal Atatürk’ün onca ulusalcı yatırımlara karşı iktidarda kalması onun Kurtuluş Savaşı lideri olması ve Cumhuriyet’in kurucu lideri olması gibi kavramlarla açıklanabilir. Atatürk, uygulamalarıyla ilgili dış desteğe pek ihtiyaç duymuyor. O denli ki kendisi hiçbir yurtdışı seyahate iktidarı boyunca çıkmıyor. Demiryollarının özelleştirilmesi, Kabotaj hakkının yerli firmalara tanınması en fazla İngiltere’yi ilgilendiren durum olmasına rağmen İngiltere 1936’da kralını Atatürk’ün ayağına göndermek zorunda kalıyor.