Yılanların Öcü adlı film bir köy öğretmeni olan Fakir Baykurt’un aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Dolayısıyla yazar köy dinamiklerini ve sözlü kültürü çok iyi bilmektedir. Bunu da eserlerine iyi bir şekilde yansıtmıştır denebilir. 1960’larda köylerde sağlık hizmetleriyle ilgili sıkıntıların olduğu bilinmektedir. Ancak taşrada köylü sağlıkla ilgili bir takım sözlü kültüre dayalı bilye sahiptir. Bu bakımdan Yılanların Öcü filminde Irazca’nın (Iraz Ana) gelini Haceli’nin kendisini vurması üzerine çocuğunu düşürme riskine karşı köyün bu konuda tecrübeli kadınının yardıma koşması ilginçtir. Mimaride yazılı-çizili değil göz kararıyla ve atadan öğrenildiği şekilde evler yapılmaktadır. Filmde geçen kerpiç(toprak) evler de bu şekilde inşa edilmektedir.

Sözlü Kültür döneminde okuma-yazma yaygın değildir. Ancak insanlar yeme-içme, tarım, giyinme, barınma gibi bir takım yeterliliklere sahiptir. Bunlar genelde nesilden nesile duyarak, görerek aktarılmaktadır. Bunun için sözlü kültürde kahramanlar dış dünyadan değildir. Bizatihi bulunulan çevrede, ailede, köyde oranın büyükleri, ustaları kahramandır. Bu kahramanlar nasıl yemek yapılacağını, nasıl giysi dikileceğini, bitkilere aşının nasıl yapılacağını, düğünlerde gelin başının ne şekilde dizayn edileceğini sırası geldiğinde öğretirler. Sadece pratik bilgileri değil uzun kış gecelerinde manileri, destanları evin halkına aktarırlar. Bebeğin kundağının nasıl yapılacağını gösterdiği gibi ninnileri de taze gelinlere aktarırlar. Zaten günlük yaşamın içinde sırası geldiğinde söylenen atasözleri, deyişler burada oldukça önemlidir. Yılanların Öcü’nde evin büyüğü anne Irazca küçük torunu Ahmet’in tarlada yılan öldürdüğünü duyduğu zaman onu takdir etmek için “ dedesine çekmiş; elbet çekecek” dedikten sonra kendi büyüklerinden duyduğu ve bu durumu en iyi şekilde açıklayacak olan atasözünü söyleyiverir: “Ot, kökünün üstünde biter.” Müzik de benzer şekilde aktarılır. Düğünlerdeki tefçiler, zurnacılar, davulcular hep aynı yöntemle yetişir. Yaşam biçimlerine dair aktarılan yargıları ve tecrübeleri de burada dillendirmek gerekmektedir. Bu bakımdan tarım toplumlarında çok çocuk sahibi olmak en azından toprağın işlenebilmesi için önemlidir. Bu aynı zamanda soy üstünlüğü minvalinde ailenin gelecek belalara def etmesi adına dikkat edilmesi gereken bir husustur. Nüfusu kalabalık aile veya sülaleye karşı kimsenin onlara ilişmeyeceğine dair bir inanış vardır. Bu bakımdan Yılanların Öcü adlı filmin ilk sahnelerinde film kahramanı Bayram’ın dördüncü çocuğa hamile eşinin bir kadın olarak çocuk bakımının aynı zamanda tarlada çalışmanın getirdiği büyük yük ve sıkıntının etkisiyle daha fazla çocuk istememesi üzerine verdiği tepki buna örnektir. Aslında bu tepki sözlü kültür içinde nesilden nesile öğretilmiş bir tepkidir. Bayram sadece bunu tekrar etmektedir. Bayram eşine şöyle der: “Köylü kısmına çocuk lazımdır. Senin aklın ermez. Köylük yerinde yalnız adamın işi küldür. Dört olsun, beş olsun, olsunlar.” (Erksan, Yılanların Öcü, 1962). Aynı filmde devam eden sahnede evin büyüğü annenin sözlü kültürdeki, kültür veya bilgi aktarmadaki rolü vurgulanmaktadır. Bayram’ın oğlu tarlada yılan görmesine müteakip yılanları öldürmeye karar vermesiyle yine eşinin itirazı üzerine şunu söyler: “Hiç duymadın mı anamdan? Savaşımız var yılan milletiyle. Bu namussuzlar oldubitti bize düşmandırlar. Öküze-ineğe çok ziyan verirler. Fırsatını buldular mı hiç esirgemezler.” Aslında burada sözlü kültürde kimlerin kahraman olduğunun işareti olduğu gibi asıl olanın duyma olduğunu da vurgu vardır. Bayram’ın eşinin kendisine “yılanlar neden bize düşman?” sorusu üzerine Bayram eşine yine sözlü kültür dinamikleriyle cevap verir. Halk edebiyatında önemli yeri olan yarı insan yarı yılan olan şahmeran adlı bir mitolojik öğenin bir hikâyesini anlatır: “Şuradaki Güroluk çamlığında bir şahmeran varmış. Oralardan çam değil bir çiğdem bile koklatmazmış insanoğluna. O, yılanların da kralıymış. Etrafında kalbi-kabilesi bir hoş saltanat sürdürüp gidiyormuş. Duyarsın benim babam herkesin gittiği yola gitmezmiş. Bir sakar tarafı varmış milletin doğru sandığı şeyin bir eksik tarafını bulurmuş. Kalkmış bir gün bu yasaklı bölgeye iş görmeye gitmiş. Şahmeran burada bir çamın gölgesinde çöreklenmiş yatıyormuş. Âlem sana dokunmayan yılan bin yaşasın derken babamın efeliği tutmuş. Milletin yüreğini hoplatan namussuz bu mu deyip çekmiş nacağı, altı kulaçtan daha fazla uzunluğu varmış. Parça parça doğrayıp yığmış yılanı oraya.” Bunu anlatırken –mişli geçmiş(rivayet) zaman kullanması da sözlü kültürdeki işitme yoluyla öğrenmenin ne kadar yoğun olduğunun ortaya konması açısından da önemlidir. Buradaki yılan hem gerçek anlamda hem metafor (mecaz) olarak kullanılmıştır. Yine filmde köy muhtarının köy kahvesinde Bayram’ın ikna edilebilmesi için yaptığı toplantıda Bayram’ı sorguya çeker. Bayram denilenleri kabul etmeyince oradan ayrılmakta olan Bayram’ın arkasından sözlü kültürün bugünlere kadar gelmiş bir atasözünü söyler. “Yılanın başını küçükken ezmek gerekliymiş” der. Bu atasözündeki yılan da aslında mecazdır.

Korkan kişiye su verilmesi öteden beri nesilden nesile şifahi olarak aktarılan bir kültürel dinamiktir (Cerit, 2019). Bayram’ın eşinin tarlada yılan gören ve bundan korkan çocuğuna su içirmesi bu bakımdan filmde önemli bir ayrıntıdır. Lakaplar, namlar sözlü kültürde önemli yer tutar (Akdağ & Akdağ, Oku-ma Kitabı, 2012, s. 104). Bu açıdan bakıldığında film kahramanı Haceli’nin üyesi olduğu, Bayramın rakip ailesinin veya sülalesinin adı Deli Mehmetlerdir. Sözlü kültür döneminde deli lakabı ya bir ailenin saflığından veya belalı-sinirli-kavgacı oluşlarından verilirdi (Cerit, 2019). Bu açıdan filmin daha başında Bayram’ın rakip ailesinin lakabının açık edilmesi filmin ilerleyen zamanında olacakların ipucunu oluşturmaktadır. Bayram’ın lakabı ise Kara Bayram’dır. Sözlü kültürün yaygın olduğu dönemlerde diğer bir ifadeyle tarım toplumlarında tarlaya gidileceği için televizyon, radyo gibi meşgaleler ve temelde elektrik olmadığı için akşamları insanlar oldukça erken saatte yatarlardı. 1960’larda, 1950’lerden beri köylerden kente olan göçün artması kentlerde hatırı sayılır bir insanın birikmesine yol açar. Bu sürede köy yaşamı da tam çözülmediği için sözlü kültür alanıyla şehir arasında yaşam biçimi ve anlayışı konusunda farklılıklar ve çatışmalar baş gösterir. Yılanların Öcü’nde evin gelini döşeği uyumak için yere sererken kayınvalidesi Irazca’ya “şehirdekilerde insanlar ancak gece yarısı yatarlarmış, doğru mu bu ana?” şeklinde sorunca Irazca “doğrudur, gelin kızım” şeklinde cevap verir. Bunun üzerine gelin “peki emme, uykularını ne zaman alıyor bunlar?” şeklinde ikinci bir soru yöneltince Irazca “Şehirliler sabahları geç kalkar, kızım! Gece kaybettiklerini gündüz kazanır onlar” şeklinde cevap verir. Bu arada evin büyüğü sözlü kültürde kendisine danışılan, sözü dinlenilen, her şeyi bilen kişidir. Irazca’nın oğlu Bayrama karşı, rakip Haceli ve sülalesi Deli Mehmetlere karşı evrensel bir mücadele tekniğini getirir: “Sadece elimizden geleni değil elimizden gelmeyeni de yapmalıyız. Olanca gücünle yükleneceksin hasmının üstüne. Düşmanına karşı her zaman uyanık olacaksın. O indirmeden, sen ona vurmaya bak.”

“Çocuktan al haberi!” sözlü kültürün en önemli darb-ı meseledir denebilir. Çocuk taşrada haberleşmenin veya haber salmanın en önemli unsurudur. Bu bakımdan Irazca, evinin önüne temel kazan Haceli ve kardeşlerine engel olmaya karar verir. Bunu tek başına yapacaktır. Oğlu Bayram ve gelinini tarlaya gönderirken torunu küçük Ahmet’i yanında bırakmalarını onlardan ister. Üstesinden gelemeyeceği bir şey olduğunda Ahmet’le tarlaya kendilerine haber yollayacaktır. Irazca, oğlu Bayram ile gelinine Ahmet ile haber yollama ihtiyacı duymaz ama temel kazmaya devam eden Haceli ve kardeşlerine Ahmet’le haber yollamayı ihmal etmez. Hem de bunu birkaç kez yapar. Her defasında mesajın tonu artar.

Irazca, evinin önündeki temel kazısını engellemek için Haceli’nin ve kardeşlerinin yanına gittiğinde temele ilk kazmayı vurmaya çalışan Haceli, bir sözlü kültür anlayışı olan “ev yapanla düğün yapana yardım şarttır” sözünü söyler. 1960’lı yıllar, Kurtuluş Savaşı neslinin devam ettiği yıllardır. Bu savaş yıllarındaki kimi yaşanmışlıklar sözlü kültürü de etkilemiştir. Bu yaşanmışlıklar aktarılmaktadır. Kurtuluş Savaşı yıllarında İngilizler vekâlet savaşları (Proxy War) yöntemine başvurmuştur. Çanakkale’de yenilgiye uğrayan İngilizler Anadolu’da aracılar vasıtasıyla (Yunanlılar, Ermeniler vb. unsurlar) savaşı yönetir. Bu durum Yılanların Öcü’nde mit olarak kullanılır. Sözlü kültürde evin erkeklerinin zarar görmemesi için kadınlar kendilerine öne sürerdi. Sanılanın aksine kadına karşı rakipler daha dikkatli davranır, kadına el kaldırdı şeklinde bir ithamdan kaçınmaya çalışırlardı. Haceli, Iraz Kadın’ın kendisini durdurmaya çalışmasıyla tarladan dönen onun oğlu Bayram’a “ananı ileri sürme; çıkacaksan sen kendin çık karşıma, bana İngiliz siyaseti yapma” der. Burada İngiliz siyasetinden kasıt aracı kullanmaktır. Bu deyiş halka Kurtuluş Savaşı yıllarından kalmıştır. Bayram, anasını aracı olarak kullanmakla itham edilmektedir.

Sözlü kültürün oluşumunda onlarca senenin birikimi vardır. Bu birikimin içinde Yunus Emre, Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi halk ozanlarının birikimi de söz konusudur. Onların öğretileri kulaktan kulağa aktarılmıştır. Yunus Emre: “Adımız miskindir bizim, düşmanımız kindir bizim, biz kimseye kin tutmayız, kamu alem birdir bize” demektedir (Elçin, 1986, s. 25-70) . Mücadele etmek esastır. Ancak Anadolu kültüründe kin tutmak yoktur. Irazca Haceli’ye kızgındır. Çünkü ona haksızlık yapmaktadır. Ancak Haceli’nden nefret etmemektedir ve ona kin duymamaktadır. Iraz kadının sofrada kendi aile fertlerine söylediği “ Bu dünyanın hali böyledir. Evimizin önüne ev yaptıkları için biz onları sevmiyoruz. Şimdi bu işten vazgeçseler biz onları yine severiz. Dünyada insanlar birbirini sevmeli. Sevmezsen günler tükenmez. Sevmezsen yaşadığının farkına varmazsın. Sen somurt, komşun somurtsun olacak iş mi? İnsan dediğin dünyada birbirini sevmeli” sözü aslında Irazca’nın ağzından söyletilmiş Anadolu’nu sözlü kültürünün bir birikimidir. Aslında bu sözler Yunus Emre’nin “Ben gelmedim kavga için. Benim işim sevgi için, dostun evi gönüldür. Gönüller yapmaya geldim.” Sözleriyle ortaya konmuş ve sözlü kültürle nesilden nesile aktarılmış bir yaşam felsefesi veya gayesinin bir ifadesidir.

Teknoloji’deki ve iletişim araçlarındaki gelişmeler sözlü kültürün gerilemesinin en önemli nedenlerdendir. 1960’lar Türkiye’de radyolu yıllardır. Yılanların Öcü’nde iki sahnede radyoya gönderme vardır. O zamanlar radyo herkes ulaşamamaktadır. Köylerde sadece köy kahvelerinde radyo bulunmaktadır. Erkekler toplu halde kahvede radyo dinlemektedir. Bu sözlü kültürden ilk kopuştur. Kahvehanedeki muhtarın yaptığı köy toplantısında muhtarın konuşma yapmak için radyoyu kapattırması bu bakımdan ilginçtir. Yine muhtar, filmin sonuna doğru köye gelen kaymakamı karşılamak için köylüyle beraber harekete geçer. Köylüye kaymakamın nasıl karşılanması gerektiği konusunda bilgi verir. Buradan yola çıkarak onlara karşı kendisini övmek ister. Sizin muhtarınız iyi, sizin muhtarınız çalışkan, benim gibi muhtar radyoya ilan verseniz bulamazsınız der. Sözlü kültürün günümüzde zayıfladığı söylenebilir. Bunun önemli delilerinden bir tanesi o günlerde kullanılan ve Yılanların Öcü’nde de ifade edilen ama bugün unutulmuş olan “tersine dünya öküz bağıracakken kağnı bağırıyor” , “herkesin sakalına göre tarak vurmak” , “padişah köpeğine taş atılmaz” , “kara gün kararıp kalmaz; bunalan darda kalmaz.” “doğruyu ahirette söylemek” gibi atasözü veya deyişlerdir.


Bu filmde kullanılan diğer atasözü ve deyişler: “Dünyanın insanın gözüne zindan gibi görünmesi”, “elçiye zeval olmaz”, “ateş maşayla tutulur”, “alttan güreşenden kork!” “misafirin yanında baş ağrıtılmaz”, “barutun üzerine ateşle gidilmez.” “yüzü yerde koymak”.

Yılanların Öcü’nde kullanılan beddular ve dualar: “Gözünüz kör olsun, “ adınız batsın”, “yer yutsun sizi!”, “Allah seni çoluğuna çocuğuna, anana bağışlasın.”