Pazartesi günkü depremi değerli arkadaşım yazar Ensar Turgut Tekin ile sohbet ederken yakalandım. Bölgemiz birinci derecede deprem bölgesi olduğu için bu bölgelerde yaşamanın nasıl zor olduğunu bilirim. Özellikle 1955 yılında yaşadığımız rihter ölçeğine göre 7 kuvvetindeki deprem, bende farklı duygular yarattı. Deprem anında Ensar beyle aramdaki koca masa sanki ayaklandı. Tavana baktım ampul bir salıncak gibi ileri geri sallanmaya başladı. Yerimizden bile kalkmadık. Komşular soluğu sokakta aldılar. Her zaman söylerim. Depremi yaşamayan, depremi anlatamaz. Bir de artçı sarsıntıların devam ettiği sırada, bir insandaki ruh hali kelimelerle anlatılamayacak kadar dehşet vericidir. Deprem öyle büyük bir enerji ki, İzmir açıklarında meydana gelen bir deprem, Söke’deki insanları sokaklara dökmeye yetiyor. Güney Anadolu fayı Yenipazar’dan geçer ve Sazlı istikametinden Söke’ye girer ve şehitler parkında son bulur. İkinci en tehlikeli fay, Samson dağının ovaya bakan eteklerini izleyerek Prene’yi geçer ve karineden Ege denizine uzanır. 1955’de Balat ve Didim’i yerle bir eden depremin aktif fayı Ege denizindedir. Bu fay Milet harebelerinden ovanın içlerine kadar uzanır. 1955 Söke depremini yaşayanlar, Söke ovasındaki felaket görüntülerini, yaşamı boyunca unutamazlar. Ovanın her köşesinden sıcak sular ve gazlar fışkırmıştı. Kendiliğinden yanan gazlar, ovayı cehenneme çevirmişti. 7 şiddetinde bir depremdi. Yaklaşık 25 saniye sürdü. Sabah saat 10.30 civarındaydı. 18 yaşındaydım. Asıl mesleğim dededen-babadan oğula geçen mandıracılık. O yıllarda lokantalar için 200 gr.’lık cam kaselerde yoğurt imal eder ve bunları lokanta ve benzeri mekanlara dağıtırdık. Yanlış hatırlamıyorsam, Temmuz ayının 7’siydi. Saat 10.30’da köfteci Hasan ustadaki boş cam kaseleri almaya gittim. Bisikleti kaldırıma dayadım. Mutfaktaki cam kaseleri saplı bir tenekeye doldurdum. Dışarıya çıktığımda, Belediye Doktoru Ali Aydoğan’ın Kuşadası’ndan gelen balıkları kontrol edişine takıldım. Rahmetli hemen hemen hergün ilçede gıda satan işyerlerini denetlerdi. Üstelik benimde en iyi müşterimden biriydi. Eşi benzeri olmayan değerli bir insandı. Tam o sırada kasadan bir balık almak için eğildi. Eğilmesine de tam o sırada başlayan kuvvetli sarsıntıdan elindeki balığı yere düşürdü ve kendisi de arka üstü yere düştü. Sanki İsrafil kıyamet gününde SURA üfler gibiydi. Lamarina saçaklardan gelen şiddetli bir gürültü. Müthiş bir uğultu, yere oturmuş insanların Allah Allah sesleri, nam-ı diğer saraç Mahmut’un “Korkmayın evlatlarım şimdi geçer nidaları, bir konserin hazırlık provası gibi etrafa yayılıyordu. Bu sırada Koca Cami tarafından yıkılan bazı dükkanların tozları ortalığı kapladı. Deprem sanki hiç bitmeyecek gibi devam ediyordu. Depremi yaşayanlara 20-25 saniyelik zaman dilimi bir asır gibi geldi. Çünkü deprem, an ve an yaşamak ve izlemek kolay kolay anlatılamayacak bir duyguydu. Ölümü düşünmek nasıl bir duyguysa, depremi yaşamak da anlatılması çok zor bir felaketti. O gün akşama kadar en azından 20 artçı sarsıntı yaşandı ve her sarsıntıda insanlar soluğu dışarıda aldılar. Bu arada köylerden ve kasabalardan gelen deprem haberleri herkesi üzüyordu. Balat tamamen yıkılmış. Yeni Hisar’daki konutlarda büyük hasar vardı. O tarihler Balat ve Yenihisar’a rahatça ulaşılabilecek bir yol yoktu. Büyük Menderes geçit vermiyordu. Araçlar, salla karşıya geçebiliyordu. Depremde Balat’ta sadece bir kişi ölmüştü. Çünkü bütün köyle sabah erkenden tütün kırmaya gitmişti. Onun için evlerde kimse yoktu. Tütün kırımı olmasa ölüm sayısı çok fazla olurdu. Yenihisar’da da tütün kırmaya gittikleri için hemen hemen hiç ölen olmadı. Felaket birkaç yaralı ile atlatıldı. Bölge halkı 1979’dan beri böyle bir deprem felaketini ilk kez yaşıyordu. Atalarımızın büyüklerinden edindikleri haberlere bakılırsa ve bu konuda bazı bilgiler de var. 1779’da Söke ve civarında çok büyük bir deprem meydana gelmiş ve çok sayıda insan öldüğü için ovada çalıştaracak işçi bulamadıkları için adalardan Rum işçiler getirilmiş. O tarihlerde Yoran (Didim) Damatça (Doğanbey) ve Söke merkezde Rum mahallesi yoktu. Bazı tarihçiler, 1779 depreminden sonra Rumların bölgemize yerleştiğini söylerler. Bu iddianın aslı astarı yoktur. Bölgedeki Rum köylerindeki konutların kapı üzerlerindeki yapım tarihlerine bakıldığında hemen hemen bütün konutların 1900’lü yıllardan sonra inşa edildiğini görürüz. Neyse 1955 depremini anlatırken konuyu değiştirmeyeyim. Akşam olmuş, insanlar gecenin karanlığında bir geceyi nasıl geçiririz telaşı içine düştüler. İnsanların bir çoğu yatak, döşek ve battaniyesini alarak Atatürk parkını doldurdu. Halk Söke ovasına gitmeye korkuyordu. Çünkü ovada büyük yarıklar oluşmuş ve bu çatlaklardan gaz fışkırmaya devam ediyordu. Evimizin bahçesi büyüktü asmanın altına bir hasır serdik. Üstüne yatağı yorganı döşedik. Babam, “Ben içeride yatacağım” deyinci bir süre bende içeriye girdim. Ama artçı sarsıntılar tam uykuya dalacağımız sırada beni uyandırıyordu. Artık ileriki günlerde yaşamımıza depremi de ekledim. Kısacası alıştık diyebilirim. Böylelikle o ölüm korkularını da yendik. Sonra bize bir şey olmaz diye düşünmeye başladık. Ancak deprem olacak mı diye beklemek çor zor. Bunu anlatabilecek bir insan var mı dünyada bilemiyorum. Hamlet’in dediği “var olmak ve yok olmak” işte bütün mesele budur. Didim, Apollon Mabedi, Milet, Preenne ve Ege bölgesindeki bir çok antik kent meydana gelen depremler yüzünden yıkılmış ve tarih sahnesinden çekilmiştir. Ancak ben depremlerin insanları öldürdüğüne inanmıyorum. Çünkü insanları çürük binalar öldürüyor.