Kuyu

Abone Ol

Metin Erksan, Sosyal Gerçekçi Türk Sineması’nın en önemli yönetmenlerinden birisidir. Sözlü kültür, geleneklerin-göreneklerin, edebiyatın, tarım gibi kimi hayati faaliyetlerin aktarma yöntemi olduğu gibi kimi zaman batıl inançların, yanlış anlayışların da gelecek kuşaklara iletilmesini de kapsamaktadır. Kuyu’da genç bir kızı kaçırarak onun sevgisine zor kullanarak sahip olmaya çalışan takıntılı bir adamın ile onun mağduru genç bir kızın hikâyesi anlatılmaktadır. Kızı kaçırdığında bu adam eli-kolu bağlı kıza şunları anlatmaktadır: “Kadın kısmı erkeğin aşı kemiğinden yaratılmıştır. Cenabi-ı Mevla’m neden önce erkeği yaratmış da kadını sonradan? Neden erkeğin küçücük kemiğinden yaratmıştır. Hak Teâla hazretleri bunu düşünmeden mi yapmıştır? Tövbe, tövbe… Düşünmez olur mu? Yaradana kurban olayım. Onun her şeyinde bir hikmet vardır. Kadın kısmı erkeğinin arkasından gitsin diye yapmış bu işi. Onun için kadın kısmı erkeğin sözünden hiç çıkmayacak ” (Erksan, Kuyu, 1968). Kaçırılan kızı jandarma kurtarır fakat kız kendi namusunu koruduğu halde diğer erkekler ve toplum kızın üstünde baskı uyguluyor. Kıza bakarak “armudun iyisini ayılar yer” derler. Annesi ise kızının kaçırılmasını tasvip etmediği halde erkek kısmı her kadına bulaşır diyerek mevcut anlayışı onaylar. Başında bir erkek olmalı şeklinde kızına telkinde bulunur. Böylece çevredeki dedikodulardan korunabileceğini düşünür. Kızın adı lekelendiği için zengin ama yaşlı bir adama varmasını annesi istiyor. 1960’larda erken yaşta evlilikler yaygındır. Bu durum daha çok kızlar için geçerlidir. Aileler kızları korumayacağını düşünerek erken yaşta, kendisinden yaşça büyük erkeklerle evlendirmeyi tercih etmektedir. Bu duruma pek itiraz da gelmemektedir. Çünkü toplumsal düzenin korunması gerektiğini bizatihi mentörler gençlere filmde dahi “Suyun akarına gitmek gerekir” diyerek telkinde bulunmaktadır. Kentleşme, sözlü kültürü olumsuz etkilemiştir. Türkiye’de 1950 sonrası köyden kente göç artmıştır. Bu sözlü kültür ile kent kültürünün (modernizmin) belli süre çatışmaya düşmesine neden olmuştur. Sözlü kültür temsilcileri şehirleri insan yutan yer gibi görmeye başlamıştır. Özellikle şehirlerdeki pavyonlar, gazinolar onların genç kızlarına tehdit ettiği düşüncesindedir. Bu nedenle sözlü kültür temsilcileri korkuya kapılır. Kızlarını bir an evvel ev-bark yapmak için uğraşır. Dul kadınlara toplumun bakışı nedeniyle özellikle bu tür genç kadınlar risk altındadır. Annesi kızına şu şekilde nasihat eder: “Fatma kızım, bana kalırsa bu işin oluruna gitmeliyiz. Bir an evvel evlenmen lazım. Sana kaç kez söyledim köy yerinde iki kez dağa kaçırılmış bir kızın durumu kötüdür. Ne yapalım kader! Alnımıza böyle yazılmış. Yazılmış ama bu hal böyle sürüp gitmez. Sen kimseyi beğenmiyorsun ama seni beğenen beğeniyor. O halde sen, seni beğenenle evlen. Allah saklasın, bu kaderin kötü yolu da var. Aklıma geldikçe deli oluyorum. Kahpe olup oturak âlemlerinde it-köpek takımına rakı-şarap dağıtmak da var. Yazık değil mi sana? O zaman ben mahşere kadar yanarım. Bak baban da ben de ihtiyarladık. Bir ayağımız çukurda sayılır. Biz ölürsek ne olursun sen? Kimsesiz kadın ne yapabilir.”


Sözlü kültür döneminde davul-zurna ile gelin alınırdı. Gelin ata bindirilirdi. Bu gelenek Anadolu’nun pek çok yerinde görülmekteydi. Ancak filmde kaçırılan bir kızın daha sonra yaşlı adamla evlendirilmesi üzerine düğününde duvak örtülmemesi oldukça ilginçtir. Kadının onurunu rencide edicidir. Bu nedenle kadının düğün yerinden kaçıp intihara teşebbüs etmesi filmde yerinde bir mizansen olmuştur. Film, sözlü kültür dönemindeki gerçekliği bir nebze yakalamıştır. Damat gelinin annesine laf söylemektedir. Gelinin babası ise bu duruma sessiz kalmaktadır. Anadolu’da şapka eğdirmek (Özden, 2019) şeklinde bir deyiş vardır. Özellikle kız çocuklarının ailesini utandıracak bir eylemde bulunması sonucu bu deyiş ailenin utanmasını ifade eder. Baba bu durumdan ses edememektedir. Yine damadın bir erkek yakınını tarafından damada bu esnada “ben sana demedim mi itin yaladığı et yenmez” demesi oldukça ilginçtir ve rencide edicidir. Toplumsal normların sorgulanması yerine gelinin ailesine “zamanında kızını dövmeyen dizini döver” denilerek baskı yapılır. Damat, düğün yerinden kaçan gelini anasının babasının ve jandarma çavuşunun dahi yanında onun bulunması durumunda onu eşek sudan gelinceye kadar döveceğini söylemesi kadına yönelik ev içi şiddetin ne denli normal olduğunu ifade etmektedir. Damat yaptığım masraflara yazık der. Kadını (Fatma) kaşık düşmanı olarak nitelendirir. Damat, düğün masraflarını kızın ailesinden ister. “Altını ben taktım gerdeğe başkası girdi” der. Aile ise baskı ile kızı evlatlıktan reddettiğini söyler. Bunun üzerine damat “ben diyorum oklava, sen diyorsun baklava” şeklinde bir deyişi söyler. Taktığı altınları aileden geri ister. Aile kederlidir, oralı olmayınca damat “kabahat bende köpeğin kokladığı eti ben yemek istedim” der.

Filmin devamında dağda kaçak yaşayan idamlık mahkûm, kaçak gelini ipten alarak onun intiharına engel olur. Şöyle der: “Eceli gelinceye kadar insan bu dünyada kalmalı… Kalmalı ki kötülülerle savaşmalıdır.” Jandarma kızı ve idamlık mahkûmu yakalar. Kızı ailesine teslim eder. Aile kızı kovar. Kız pavyonlarda çalışmaya başlar. Bu arda kıza takıntılı olan adam hapisten çıkar. Onu tekrar kaçırır. Kız onu bir kuyuya su içmek üzereyken başına taş atmak suretiyle öldürür. Kendisi de intihar eder. Filmdeki bu olay bir gerçekliğin ifadesidir. Köy mezarlıklarına bakıldığında o dönemde pek çok kadının genç yaşta intihar ettiği veya evlenmeyi kabul etmedikleri için cinayete kurban gittikleri görülür. (Akdağ, Türkiye'nin Acılar Tarihi, 2018).


Kuyu adlı filmde beddualar: “Ocağınız batsın”, “ölü suyunuz yıkansın”, “evin batsın” , “cehennem ateşlerinde yanın”, “ cellat bıçaklarına gelin”, “boyu-postu devrilsin” ,“yağlı kurşunlara gelsin”, “dara ağaçlarında can versin”

Atasözleri: “Zorla güzellik olmaz” “Armudun iyisini ayılar yer.”

Deyişler: “Başını yemek.”