HABİRE DEĞİŞEN MAARİF, BAKALIM KİM ARİF ?

Abone Ol

Adının önünde ender MİLLİ takısı olan Bakanlıklardan biri olan Eğitim bakanlığı nın uzun sömestr tatili sona erdi bu hafta sonu.

Pazartesi hafta başı okullar gene çocuk sesleri ile dolacak.

Yıllardır aynı iktidar döneminde en çok bakan değiştiren ve en çok müfredat değişikliği yapılan bu bakanlık geleceğin neslinin , nasıl öğrenim göreceğini bir türlü belirleyemedi.

Son Eğitim bakanı bile bu hantal yapıdan , nasıl bir yenilik yapacağına karar vermekte epey çaba harcıyor.

Cumhuriyetin ilk yıllarından 1940’lı yılların ortalarına dek ders kitapları Millî

Eğitim Bakanlığı tarafından oluşturulmuş heyetlere yazdırılmış, kitapsal hacimleri ve

kapak boyutları nispeten küçük, saman kâğıtlardan oluşmuş, dili eski kelimelere dayalı, sıkı denetimli ve hamaset dolu yayınlardı.

1940’lı yılların ortalarından itibaren uzman öğretmen ve kişilerin ders kitapları yazmaya başlamışlar.

Kendi öğrenciliğimi hatırlıyorum.

Bize de Aydın Lisesi yıllarımda 1971-1974 arasında yeni bir Fizik kitabından öğretilmeye başlanmıştı Fizik dersi.

Modern Fizik adında Amerikan üniversitelerinden tercüme kalın kitaplardan bize modelleme yoluyla Işığın ne olduğu deneylere dayalı somut verilerden hareketle anlatılır , Işık tanecik modeli mi yoksa dalga yoluyla mı yayılır ?

bize analitik düşünme öğretildi.

ABD’nin tanınmış üniversitelerinden biri olan MIT’de 1956 yılında kurulmuş bulunan PSSC

(Physical Sciences Study Committe /Fiziksel Bilimler İnceleme Komitesi)’nin hazırladığı programın ana parçası olan ders kitabı, bugün çoktan terk edilmiş bu PSSC fiziği TÜBİTAK destekli bir programdı.

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir “sözünü doğrular biçimde gelişen öğrenme araçları , sanayi , teknoloji, her sektörde olduğu gibi hızla değişen dünyamızda eğitim sektörünü de değişime zorluyor.

Artık nesiller , doğum tarihlerine ve o tarihlerdeki sanayi ve teknolojik gelişimlerine göre yaşanan sosyal hayatla beraber 3 ‘ e ayrılmış durumda .

Dünya genelinde genç kuşaklar X, Y, Z kuşakları olarak adlandırılıyor.

X kuşağı yeniliklere adapte olmaya çalışırken, bir yandan sabırla iş hayatlarında kademe atlıyor,

Y kuşağı iş hayatında hemen yönetici olmayı, para harcamak için çalışmayı tercih ediyor, kendi görüşlerinden asla vazgeçmiyor,

Z kuşağı ise artık sokakta birdirbir oynamıyor, ipad’leriyle sosyalleşen en genç kesim.

X nesli, 1965-1979 arası doğan , bugün en yaşlısı 55 , en genci 41 yaşındakilerden oluşur. X nesli kurallara uyumlu, aidiyet duygusu güçlü, otoriteye saygılı, sadık, çalışkanlığa önem veren bir kuşak olarak tanımlanıyor . İş yaşamlarında çalışma saatlerine uyumlu , iş motivasyonları yüksek, belirli çalışma süresinden sonra kademe atlayabileceklerine inanan sabırlı kişiler. Daha çok yaşamak için çalışan bu nesil, bir takım erken icatlara, buluşlara ay’a ayak basılan yıllara tanıklık etmiştir. Dünyaya gözlerini merdaneli çamaşır makinesi, transistörlü radyo, kaset çalar ve pikapla açan X nesli sakinleri pek çok dönüşüm yaşamıştır.

Y nesli, 1980-1999 arası doğan bugün en yaşlısı 40, en genci ise 21 yaşındadırlar. Kuşaklar arası farklılığın en çok hissedildiği nesil özelliği taşırlar. Çünkü onlar bağımsız olmaya, özgürlüklerine düşkünler ve iş yaşamlarında da farklılar. Belirlenen mesai saatleri arasında çalışmayı sevmiyorlar. Bu yüzden, iş saatinden ziyade işe odaklanmaları gerekiyor. Bu durumda onları işin bir parçası haline getirmek önemlidir. X nesline göre Y neslinin örgütsel , ve ortak iş yapma beceri ve bağlılıkları azdır ve çok fazla iş değiştirdikleri de söylenir. Bir an önce yönetici olmak ya da kendi işlerini kurmak isterler. Onlar, iş hayatını sadece yaşamlarını sürdürebilmek için değil, daha rahat para harcamak için isterler. Y nesli, çok farklı kişisel özellikler taşımakta ve özellikle üniversitelerden yeni mezun olanları kapsamaktadır. Y neslinin uyumsuz olduğu, kendisinden farklı düşünenleri acımasızca eleştiri yağmuruna tuttuğu da bir gerçek. Bu durum kural tanımayan , aşırı bireyci olmasından ve otorite tanımamasından kaynaklanıyor.

Z nesli, 2000 yılı ve sonrası doğanlara denir. En büyüğü 20 yaşındadır. İnternet ve mobil teknolojileri kullanmayı seviyorlar. Günümüzde yaygın olan akıllı telefonlar, ipad’ler ya da tablet bilgisayarlar ile her alanda aktifler. Özellikle internet aracığıyla sosyalleşmeyi tercih ediyorlar. Diğer nesillerden farklı olarak, internet ve teknoloji ile doğdukları tabir edilir. Oyuncak yerine ipad’lerle oynarlar ve teknoloji ile birlikte büyürler. Bu yüzden de çabuk tüketen bir nesildir. Fakat internet ile fazla haşır neşir olduklarından aynı anda birden fazla konu ile ilgilenebilme yeteneklerinin gelişeceği tahmin ediliyor. Söz konusu bu yetenek aynı zamanda Y neslinde de yaygın olarak görülüyor ve bu tek bir konuya odaklanmaya göre daha pratik olabilir.

Nesillere 1965 yılından itibaren başladık. Peki, daha önceki tarihler hangi nesli ifade ediyor?

1946-1964 yıllarında doğanlar “baby boomer” olarak adlandırılıyor. “Baby boom” bir Kuzey Amerikan-İngiliz terimidir. Özellikle Amerika’da II. Dünya savaşının bitiminde başlayıp 1960 yılı başlarına kadar süren, yıllık doğum hızında büyük artış anlamına geliyor. 1955 yılı doğum artış hızının tepe yaptığı yıldır. Bu olay, “baby boom”, bu dönemde doğanlar da “baby boomer” olarak adlandırılıyor . Şu anda baby boomer neslinin en yaşlısı 72 yaşında, en genci ise 54 yaşındadır. Bu nesil teknolojiden uzaktır, diğer bir deyişle teknolojiyi benimseyememiştir. Teknoloji yaygın olmadığı için çoğu zaman işlerini kendi kendilerine yapmak zorunda kalmış, üretmişlerdir. Bunun yanında, iş sadakatleri yüksektir. Diğer kuşaklardan farklı olarak, iş yaşamları için “çalışmak için yaşamışlardır” ifadesi kullanılabilir. Ayrıca bu nesil için “önce çocuklarına daha sonra ise anne ve babalarına bakan ve yakınlarına sadakatlilik ve kanaatkârlık duyguları oldukça yüksektir.

Z neslinin çocuklarının bitmeyen enerjisi , kuşları aratmayan cıvıltıları adeta bir hayat ve yaşama kaynağı . Geçtiğimiz günlerde bir okulun sabah bayrak töreni bahçe duvarına yakın durup İstiklal Marşımızı çocuklarla beraber dinledim.

Ardından müdürü olduğunu tahmin ettiğim bir eğitmen tarafından hafta başı konuşmasında, öğrencilere sık sık susmalarını ikaz etti durdu .Gençler ve çocuklar , kanları kaynıyor tabii, cıvıl cıvıl, dur durak bilmiyorlar. Müdür hoparlörden sesini yükseltip azarladığı çocuklara bir de fıkra anlattı.“Pazarda bir adam satın almak üzere, develere bakıyormuş.Develerin fiyatları beşbin onbin arasında değiştiğini görüp başında kalabalık olan bir devenin fiyatını merak etmiş ve yirmibin lira olduğunu öğrendiğinde neden bu kadar pahalı olduğunu sormuş, satıcı bu deve dilden anlar,

-"oh” dersen yürür “oh oh” deyince koşar amin diyince yerinde “durur."

Adam deveyi satın almış ,üzerine binip "oh" diyerek deve yürümüş. "Oh oh" deyince koşmaya başlamış..! Deve bir uçuruma doğru koşamaya başlamış.Adam durdurmanın kelimesini unutmuş , korkudan başlamış Fatiha duasını okumaya ve sonunda dua bitince o "amin" demiş deve uçurumun kenarında durmuş.Adam kurtulduğuna sevincinden yeniden elinde olmadan "oh" demiş..!deveyle beraber uçuruma düşmüşler...!”

Müdür bey bu fıkrayı anlatırken yerinde duramayan ve konuşmayı kesmeyen öğrencilere hitaben , fıkradaki deveye kastederek “tıpkı bu deve gibi söz dinlemiyorsunuz “ demesi Eğitim sistemimizin, bırakın sistemini , mizah anlayışını yakından tanımamıza fırsat verdi…!Neden sadece sistemin sorgulandığı , öğretmen içinde değişimin de şart olduğunu düşündüm.İdarecilerin aldığı eğitim, idare melekelerine , hitabetine , bire bir yansıyor..!Aile , öğrencilik , kaldığı yurt, çevre faktörleri ile oluşun idarecilerin kimlikleri ,hitap ettiği kesime bire bir yansıyor.

Hiç unutmam muhafazakar kesimden gelen bir Vekil ile bürokratlığımda yaptığımız görüşmede, Okullarda erkek tuvaletlerindeki ayakta defi hacet etmeye yarayan pisuarların kaldırılmasını ve yerine alaturka hela taşı konmasını istemişti de, şaşırmıştım.

Mutlaka gelenekleriyle beraber yaşamak o vekilin bir alışkanlığı olmuş.

Daha önce görmediği ve yetiştiği ana baba evinde kullanmadığı , ya da kaldığı dini yurtlarda görmediği alafranga WC yi benimsemediğinden veya muhtemelen kendisine öyle anlatıldığından , kendi kişisel alışkanlığını kamu yatırımlarına dayatması pek şaşırtmıştı.

“Bizi yöneten hastalıklar “adında bir kitap vardı gençliğimde.

Ünlü olmuş herkesin ve siyasilerin kişisel gelişimine bağlı edindikleri huylar, alışkanlıklar,kendisine öğretilenler ileride görev alacağı devlet veya özel iş hayatında astlarına da yönlendirmeye çalışmasını anlatan bir kitaptı.

Bir türlü başkalarının davranışlarının kendileri için haklı olabileceğini düşünemiyor, Müdürler, liderler, kendi davranışlarının haklı olduğu yanılgısına düşüyorlar. Oysa farklılıklardan , nice faydalı şeyler ortaya çıkar.

Yeter ki dayatmalar olmasa, herkes karşısındakini bir dinlese..!

Dinlemeyi bir öğrensek , ortak akıldan , ortak güzellikler ortaya çıkar.

Çünkü idare ettikleri Okulun kendi evi değil, toplumsal bir hizmet yaptıkları kamu binası ve eğitim yuvası olduğu unutmamalılar.

Milli Eğitim bakanı acilen bir an önce bilim verileri ve ilimin feyzinde, Veliler , öğrenciler , öğretmenler olmak üzere ve daha kapsamlı bu üçlü ilişkinin , sağlıklı birliğinden başlamalıdır.

SÖZÜN ÖZÜ :

BİLDİGİMİZİ ZANNETTİKLERİMİZ , ÖGRENMEMİZİN EN BÜYÜK DÜŞMANIDIR.

MEHMET ÖZÇAKIR

mehmetozcakir@hotmail.com

P.K:110 EFELER – AYDIN

GSM : 0.505.8077828