"Hiçbir zaman şu an yaşadığınız an'a göre daha genç olmayacaksınız" der bir veciz söz .
Güzel vatanımız Cumhuriyet öncesi işgal yıllarından sonra , Cumhuriyet sonrası fakirlik ve sorunlarla hala boğuşmaya devam ediyor.
Demir ağlarla ördüğümüz yurdumuz ,Hep özlediğim bir İsviçre Avrupası gibi işi sadece çalışmak ve konforlu yaşamak olan bir ülke olamadık.
Bir iki jenerasyonu böyle bitirdik.
Tüm enerjimiz ya teröre, ya da kısır siyasete, ya da ilkesiz politikalara kurban edildi ve ediliyor.
Aynı siyasi parti iktidarında bir bakan değişince tüm kadrolar allak bullak,
Bir eğitim bakanı gelince , tüm eski kararlar rafa..!
Duyduğumda çok ama çok şaşırdım.
Demokrat Parti 1950 de seçimlerle işbaşına geldiğinde ,dış politika da devamlılığı sağlamak üzere eski bir CHP li bakanı Dışişleri Bakanı olarak atamış.
Gene yaşadığım için hiç unutmam..!
1994 yılında meslekdaşım Hüseyin Aksu Aydın belediye başkanı seçildiğinde , rakip partilerin adaylarına beraber çalışmayı teklif etmişti.
Bu çağrıya o zamanlar , Aydın devlet Hastanesi başhekimi Sema Pişkinsüt seçimlerde karşı karşıya geldiği Aksu ile çalışmayı kabul eden tek rakip adayı olarak kabul etmiş ve seçimi karşısında kaybettiği halde Aydın belediye başkanı olarak Aksu ile birlikte hizmet etmeye başlamıştı.
Alışık olmadığımız batta yadırganacak bir durumdu belki ama, olması gereken de buydu..!
Siyaset seçimlerle biter, hizmet liyakat ile devam eder.
geçmişe döndüğümde , gençliğimin en esrik yıllarını yaşadığım 70’lerde acı,kan ve ölüm var maalesef.
O yıllarda çocukluğunu yaşayanlar, büyüklerinden ''Şimdiki çocuklar çok şanslı!'' sözünü çok sık duyarak büyüdüler.
Ama şimdiki kuşak, çocuklarına aynı şeyi söyleyemiyor.
Bu çağın çocukları şanslı olup , olmadığından ne kendileri ne de bir başka kimse emin değil.
Bir yığın tüketim ürünüyle donatılan hayatlarında, şimdiki çocuklar çok yalnız.
Yaratıcılığı kışkırtan ''yokluk ortamında'' değil , sıkıntıyı büyüten, derin bir tembellik ve umursamazlık yaratan ''bolluk ortamında'' büyüyorlar.
Sözlü iletişimin yerini artık kişisel sanal sohbetler aldı.
yüzyüze görüşmenin yerini sanal ortam da " face to face " aldı.
Özellikle büyük şehirlerde yaşayan çocukların çoğunluğu eriği ağaçta değil, manavda görüyor.
Ayva çalmak, dut çalmak , nedir bilmiyorlar.
Acaba kaç tanesi gölgeli, serin bir bahçede, tulumbadan buz gibi su çekip ayaklarını yıkamıştır?
Ya da bu günlerdeki gibi Buzdolabının pek yaygın olmadığı devirlerdeki gibi Ramazan akşamüzeri soğukuyulardan evlerine testi içinde su taşımıştır?
Şimdiki çocuklar, her akşam bahçe sulama işiyle görevlendirilmenin o dayanılmaz sıkıcığını da bilemeyecekler.
Çünkü artık yazlıkların fazlaca özenilmiş, gürbüz ama aptal çocukları andıran bahçelerini sulama işini babalar kimselere bırakmıyorlar.
60' ları yaşarken çocuktum, pek bilmem, ama 70' lerde çocuk değil genç olmanın en güzel yanı '' özgürlük '' duygusuydu.
Gerçi bunun anlamını o yıllarda sorun da etmiyorduk, çünkü bütün arsalar, bahçeler, sokaklar, parklar, deniz kenarları bizimdi.
Bunun bir çeşit çocuk özgürlüğü olduğunu, arsalar, yangın yerleri binalarla dolduktan, geniş, serin bahçeli evlerin yerini apartmanlar aldıktan, sokaklar arabaların egemenliğine bırakıldıktan sonra, büyüyünce anladık.
Meğer ne şanslıymışız, çünkü mahalle aralarında boş arsalarda, çok özgürmüşüz!
bizden öncekilerin ise evlerinin iç bahçeleri ve avluları oyun parklarıydı...!
Nerede yaşarlarsa yaşasınlar, çocuklar için '' sokağa çıkmak '' deyimi vardı.
Hala var belki, ama sokaklar çok değişti ve eskisi gibi güvenli değil.
Sokağa çıkmak, tanımlanmış bir özgürlüğe adım atmaktı.
Okuldan gelince bilgisayar karşısına geçilmez, sokağa çıkılır, akşam olup hava kararana, anneler yemeğe çağırana dek, kan ter içinde oynanırdı.
Yaz tatillerinde sokağa çıkmak ise, tüm günü sokakta geçirmek demekti.
O zamanlar iki türlü anne vardı:
Birincisi '' gelenekçi '' , ikincisi '' modern '' anneler...
Gelenekçi anneler de ikiye ayrılırdı:
Gelenekçi- iyi, gelenekçi- kötümser anneler.
Gelenekçi iyi anne, çocuğun ve çocukluğun ne olduğunu bir tür iç güdüyle bilir, çocuğunu uzaktan kollar, bunu belli etmez ve rahatsız etmezdi.
Terlediklerini fark edince usulca gelip, sırtına tülbent koyar, reçelli ekmek, ya da hazır margarin sürülmüş toz şeker ekilmiş ekmek hazırlayıp verirdi.
Gelenekçi anneler kötümser ve bencildiler.
ama bu da kendi çocukluğunun yetiştirilmesinden kalan mirastı.,
bu mirası çocuğuyla paylaşmanın zamanıydı..!
Çocuklarını kahvaltıdan hemen sonra sokağa yollar, hiç ilgilenmezlerdi.
Böyle anneleri olan çocuklar karınları acıktığında anneleri komşuda olduğu için, arkadaşlarından otlanmak zorunda kalır, terlerler sırtlarında atletleri kurur, ama hep böyle yaşadıkları için hasta da olmazlardı.
Disiplinden uzak, kendi başlarına geçirirlerdi günlerini.
Modern annelerde ise kendilerince bir çocuk yetiştirme bilinci vardı.
Disiplinli bir anlayış..!
Bir kere sokağa çıkmanın saati vardı.
Çocuklarının hangi çocuklarla oynayacağını, hangi oyunları oynayacaklarını kendileri seçerler, çocuğun fikrini almazlardı.
o zamanlar" kirlenmek özgürlüktür " gibi saçma reklamlar da yoktu..!
Üstünü" kirletmeme zorunluluğu " da çocuk özgürlüğüne vurulan bir darbeydi.
Bu çocuklar mahallenin çocukları arasına rahatça karışamazlar, kendilerini dışlanmış hissederlerdi.
Pamuk helva, leblebi tozu, macun almaları yasaktı, ayva çalamazlar, kağıttan rulo halin getirilmiş topla sokak maçı yapamaz, sapanla kuş vuramazlardı.
Uzun sürecek oyunlara da '' birazdan annen çağırır oğlum '' gerekçesiyle alınmazlar, onlar da annelerinden nefret ederek, hava kararana dek sümüklerini çekerek, top peşinde koşturan çocukların oyunlarını seyrederlerdi.
Annelerinin kötü huylu bulduğu çocuklar gibi sokakta, üzerine hazır margarin yağı sürülüp şeker ekilmiş ekmek yiyemez, asla küfür edemezlerdi.
Bunların arasından annelerini dinlemeyenler çok sık çıkardı.
Onlar lider ruhlu olurlar, çocukların başına geçerler, oyunu örgütlerlerdi.
Keyifli bir gün geçirirlerdi, ama eve gidince çıkan olayları saymazsak...!
O yıllarda sokağa çıkma anlayışında genel eğilim, iki saatte bir, ancak bir Murat , Anadol veya Renault marka ilk otomobillerin , bir kaç at arabası ve faytonun geçtiği, çiğnenme tehlikesi olmayan, sakin sokaklarda çocukların yorulana dek oynamalarıydı.
Hava kararmadan yoruldukları da söylenemezdi.
Yine de orta halli ailelerin, gelenekçi- iyi annelerin çocukları, babaları işten döndükten sonra dışarıda kalmazlar, evlerine giderlerdi.
Ya da '' Baban geldi, seni çağırıyor '' denince hemen eve yollanırlardı...''
Bizim zamanımızda 1970 lerin en başlarında ,artık siyah beyaz TV ler çıkmasıyla sokaktan evlere dönüş başladı.
Telesafir yaygınlaşıp , gelenlere çay ikram etmek zorunda kalan Televizyon sahipleri,
arka odalara geçer, kapıları açmaz hale gelirlerdi.
İşte ilk kez bu zorunlu davetsiz misafirlerden kopukluk , bu teknoloji ile başlamıştı..!
Evdeyseniz annemler size gelecek , sözü artık yanıtsız kalmaya başladı.
oysa eskiden bu soruya hep “bekleriz yavrum" cevabı alınırdı..!
velhasıl eskiye Özlem , başka bir şeydi,
68 kuşağı bir ideal uğruna yola çıktı,
70 kuşağı ardından gelen terör ve kanla büyüdü.
80 ler sıkıyönetimin asker disipliniyle sorgulamadan yaşadı,
90 lar ve sonraları ana medya ,diziler, magazinler ve özentiler nedeniyle "lay laylom " geldi ve geçti..!
Bugün artık X-Y-Z nesli için söylenenler egoizm ve bencillik ve bireysellik üzerine kurulmuş hikayeler.
Artık acının şekli değişti.
Dün sokakta yitirdiğimiz anneler, kadın cinayetleri ile bu kuşaktakiler, siyasi acılardan farklı bir acıyı yaşıyor.
Velhasıl 70 'ler 80 'ler, 90 lar, 2000 ler ,her kuşak bir acıyı yaşıyor.
Yoksa cehennem bu dünyada mı diye de düşündürüyor..!
Bugün yeni bir Sonbahar ayının ilk günü.
Ekim ayı da geldi geçer, sırada Kasım var,
Kapıyı ARALIK bırak, OCAK başı kışın iyi gider.
SÖZÜN ÖZÜ :
ÇOK FEDAKARLIK YAPANA KIYMET VERİLSEYDİ,
YILLARCA TARLAYI SÜREN ÖKÜZE BIÇAK SÜRÜLMEZDİ.
MEHMET ÖZÇAKIR
mehmetozcakir@hotmail.com
PK:110 EFELER - AYDIN
GSM : 0.532.3722627