14 Mayıs 1950 seçimlerinin üzerinden 72 yıl geçti. Demokrat Parti’nin (DP) tek başına iktidara geldiği bu seçimin Türk siyasi tarihi açısından barındırdığı önemli parametreler söz konusu.
Her şeyden önce 14 Mayıs 1950 seçimleri, CHP’nin 27 yıl süren tek parti iktidarının sona erdiği seçimdir. O dönemde uygulanan çoğunluk sistemi uyarınca bir seçim çevresinde birinci olan parti, milletvekilliklerinin tümünü kazanıyordu. DP de bu sistem sayesinde parlamentodaki çoğunluğun yaklaşık yüzde 85’ini elde etti. Böylelikle DP’nin 27 Mayıs 1960’a kadar sürecek iktidarı başlamış oldu.
***
Türkiye’de merkez sağ gelenekten gelen kesim, 1950 seçimlerini ‘beyaz ihtilal’ olarak nitelendirir. 1946 seçimlerinin ‘açık oy – gizli tasnif’ usulüyle yapıldığını, millî iradenin tam anlamıyla ‘gizli oy – açık tasnif’ usulünün benimsendiği 1950 seçimlerinde tecelli ettiğini söylerler. Doğrudur da bu saptama. 1945’te çok partili demokrasiye geçildikten sonra iktidarı yitirmenin telaşına düşen CHP, 1946 seçimlerinde ‘açık oy – gizli tasnif’ usulüyle iktidarını sürdürmeyi başarmıştır. Bu bir gerçektir. Ancak seçimlerin hâkim gözetiminde yapılmasını öngören düzenlemeyi de yine CHP iktidarı, 1949 yılında getirmiştir. 14 Mayıs 1950 seçimleri DP’nin zaferiyle sonuçlanınca ordu içindeki CHP yanlılarının, İsmet İnönü’ye ‘İktidarı devretmeyelim’ dediği yıllardır anlatılagelir. İsmet Paşa, bu teklifler karşısında “Bu yenilgi benim en büyük zaferimdir” deme olgunluğunu ve demokratik iradesini gösterebilmiştir. 1946 seçimlerinin yöntemi üzerinden İnönü’ye eleştiride bulunanların, bu hakikati de görmezden gelmemesini diliyorum.
***
Hangi siyasal kesimden olursa olsun tarihsel veya politik olay ve olguları yorumlarken bir türlü ‘adil’ olmayı, meseleye bütüncül gözlükle bakmayı ne yazık ki, öğrenemedik. Örneğin sağ kesim Menderes’i tümüyle olumlarken, İnönü’ye ateş püskürür. Sol kesimde de Menderes’e karşı ciddi bir antipati ve karşı propaganda olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hâlbuki İnönü de Menderes de bu ülkede tarihe ve topluma mâl olmuş kişiliklerdir. Her iki siyasi aktörün artıları da vardır eksileri de.
***
Sağ kesim Menderes’i ‘demokrasi kahramanı’ olarak nitelendirirken ‘Vatan Cephesi’, ‘Tahkikat Komisyonu’, kendine oy vermeyen Kırşehir’in il iken ilçe yapılması, ana muhalefet lideri İnönü’ye yapılan saldırılar, Hüseyin Cahit Yalçın ve Metin Toker’in de arasında bulunduğu gazetecilerin tutuklanması gibi antidemokratik olay ve gelişmelerden hiç söz etmiyor.
Sol kesim ise tek parti döneminde farklı görüş ve düşüncelerin baskı altına alınmasını, jandarma ve vergi memurları eliyle vatandaşın zora sokulduğunu adeta görmezden geliyor, 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesine prensip anlamında da olsa karşı bir tavır takınmaktan imtina ediyor. Hatta Menderes ve arkadaşlarının idamıyla sonuçlanan 27 Mayıs’ı ‘devrim’ olarak nitelendiren bir kesim bile var. Siyasal idamlara karşı çıkmak, demokratlığın temel tutumu olmalı oysa.
***
Bütün bu gelişmeler, toplumsal, siyasal ve politik olaylar karşısında ‘tarafgir’ bakış tarzıyla değerlendirmeler yapıldığını ortaya koyuyor. Oysaki tüm dönemler ve kişiler, olay ve olguların ışığında nesnel bir şekilde değerlendirilmeli, doğruya ‘doğru’, yanlışa ‘yanlış’ denebilmeli. Bu yapılamadığı sürece tıpkı 1950, Menderes ve 27 Mayıs gibi tarihsel olaylar ‘tek yanlı’ ele alınmış olur ki, bu da bizi hiçbir zaman sağlıklı bir sonuca ulaştırmaz.