17 AĞUSTOS DEPREMİNE DAİR

Abone Ol

17 Ağustos 1999'da meydana gelen Marmara Depremi'nin üzerinden bugün itibarıyla 23 yıl geçti. Koskoca 23 yıl…


O gece yerle bir olan Gölcük, Adapazarı, Yalova'nın yazlık kesimleri ve daha nice yerleşim yerleri… Enkaz altından gelen 'sesimi duyan yok mu?' çığlıkları, depremin simge fotoğrafı haline gelen kucağında ekmeklerin olduğu gözleri yaşlı amca, beton blokların altında yitip giden nice hayatlar…


Bütün bunlar, geçen Pazar günü sabah 6.30 sıralarında Kuşadası Körfezi’nde meydana gelen 5 büyüklüğündeki depremin ardından yine aklıma geldi. Depremin olduğu gün Kuşadası’nda yazlıktaydım. 5 şiddetindeki sarsıntıyla beraber yataktan fırlamam bir oldu. Şükürler olsun ki, Kuşadası’nda ve başka yerleşim yerlerinde can ve mal kaybı yaşanmamıştı.


***


Kuşkusuz ki, deprem bir doğal afet. Ancak şunu da unutmayalım: deprem öldürmez, binalar öldürür. Belki çok basmakalıp bir söz ama hakikati tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Bunun içindir ki, 7 küsur şiddetindeki o depremde binaların bazıları yerle yeksan olurken, bazı binalar da dimdik ayaktaydı. 2 sene önce 30 Ekim'de yaşadığımız İzmir depreminde de benzer görüntülere tanıklık ettik.


***


Ülkemizde yapı kalitesi anlamında 17 Ağustos 1999 tarihinden sonra pek çok şeyin olumlu anlamda değiştiğini biliyorum. Yeterli mi derseniz orada soru işareti var. Büyük kentler başta olmak üzere halen daha pek çok kentimizde sağlıklı bir kentsel dönüşüm yapılabilmiş değil. Milyonlarca vatandaş, depreme dayanıksız binalarda yaşamını sürdürmeye devam ediyor. Yalnızca deprem değil, diğer doğal afetler de insanlığı tehdit etmeyi sürdürüyor. Örneğin geçen yaz Kastamonu ve Sinop'ta yaşanan facia bunun yakın örneği. Dere yataklarına inşa edilen konutlar, çarpık ve plansız yapılaşma, insan hayatının ucuzluğu, denetimlerin yeterli ve etkin yapılmaması ve buna benzer birçok ihmaller zinciri nice canların yitip gitmesine, nice ocakların sönmesine, çocukların yetim, öksüz kalmasına neden oluyor.


***


17 Ağustos'un, o büyük depremin yıldönümünde bir kez daha haykıralım. İhmalkârlık ve tedbirsizlik sonucunda ölüm, asla ama asla kader değildir. Önce tedbirimizi alacağız, oturduğumuz konutları sağlam zemine, kaliteli malzemeler kullanarak inşa edeceğiz, bilimsel ölçütler ve yasal zorunluluklar neyse buna uyacağız, sonra kadere, tevekküle sığınacağız. Gerekli önlemleri almadan, yaşanan olayları kaderci bir yaklaşımla izah etmeye çalışmak, beyhude bir çabadan öteye gitmeyecektir.