İŞGAL YILLARI VE MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ RUM ÇETELERİNDEN GÜNÜMÜZE YANSIMALAR

Modern tarihin en yıkıcı savaşlarından birisi olan Birinci Dünya Savaşı sonrası yeni ülkeler ve güç dengeleri kurulmuş, yeni ideolojiler ve rejimler ortaya çıkmış, dünyanın siyasi haritası değişmişti.

Savaşın taraflarından Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dağılmış, kayıtsız şartsız teslim olan Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu ile Bulgaristan Krallığı ağır şartlara mahkûm edilmişlerdi.

Almanya, Versay Antlaşması ile bağımsızlığını, Avrupa'daki topraklarının önemli bir kısmını ve bütün kolonilerini kaybetmiş, İkinci Alman İmparatorluğu yıkılmıştı.

Bulgaristan, Selanik Antlaşması ile işgal edilmiş, savaşarak kazandığı toprakları kaybetmiş, kral tahtından vazgeçmişti.

Osmanlı’nın Balkanlardaki, Kafkasya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki toprakları elinden çıkmış, padişah ise saltanat ve hilafete dokunulmaması şartıyla Mondros ve Sevr Anlaşmalarını kabul etmişti.

Vatanın ve milletin geleceğini egemen güçlerin kararına bırakan bu antlaşmaların gereği Anadolu’da özerk devletler kurulacak, Osmanlı ordusu silah bırakacak, askeri terhis olacaktı.

13 Kasım 1918’de başkent İstanbul’un işgaliyle Anadolu’nun ve deniz topraklarının paylaşımı başlatılmıştı. Osmanlı tebaası Gayrimüslimler ile Müslümanlar arasındaki ayrılıkçılar[1], bu durumu fırsat bilmiş, işgal kuvvetleriyle işbirliği içinde isyan bayrağı çekmişlerdi.

Anadolu’nun batısını ve Trakya’nın doğusunu ülkesine katmak isteyen (Megali İdea/Enosis) Yunan devleti de boş durmamıştı. Boyunduruk altındaki Helenleri kurtarmak gibi gerçeği yansıtmayan bir iddia ile Batı Anadolu'ya asker çıkartmıştı.

Aydın vilayetinin İzmir, Manisa ve Aydın sancaklarını 1919’da on üç gün içinde, Denizli sancağını 1921'de işgal etmişti. Menteşe sancağını ise 11 Mayıs 1919’da İtalyanlar ele geçirmişti.

Yunanistan hükümetinin desteklediği konsoloslar ve subaylar, Rum metropolit ve papazlar, Atina Üniversitesi'nin azınlık okullarında yetiştirdiği öğrenciler ve işbirlikçiler hep birlikte beşinci kol[2] faaliyetini hızlandırmıştı.

Rum kiliseleri, okul ve basın kuruluşları, Salibi Ahmer (Yunan Kızılhaçı) şubeleri, Asya-i Suğra benzeri dernekler ve Rum ticarethaneleri örgüt üssüne dönüştürülmüştü.

Rumların toplumsal ve kültürel alanlardaki değer yargıları kışkırtılmış, izci teşkilatı görüntüsü altında paramiliter gruplar, casusluk hücreleri kurulmuştu. Rum eşkiyalar ile sahillerdeki balıkçı görünümlü Rum kaçakçıların desteği alınmıştı.

Yunan işgal ordusu Rum çetelerin silah, cephane, uzman personel, para ve sağlık malzemesi gibi ihtiyaç duyduğu her şeyi karşılamıştı.

Türklerle yüzyıllardır komşuluk yapmış, dostça yaşamış, aynı kaderi paylaşmış, devlet alanında önemli görevler üstlenmiş Batı Anadolu Rumlarının kurduğu çetelerin saldırısıyla bölgedeki Türklerin can, mal ve ırz güvenliği kalmamıştı.

Aydın vilayetindeki Rum nüfusun sayısını artırmak, uluslararası temsilcilerin raporlarını etkilemek için sahillere, Yunanistan’dan ve adalardan Rum nüfus taşımışlardı.

Türkleri işkence gibi vahşi ve ilkel yöntemlerle korkutup göçe zorlamışlardı. Yetmemiş, daha da ileri giderek köyleri yağmalamış, toplu katliam yapmışlardı. İşgalin sorumlusu İngiliz Yüksek Komiseri[3] de sessizliğini korumuştu.

Karakolların teslim alındığı, yerel yöneticilerin mal ve mülkünü koruma telaşına düştüğü, idarecilerin işgalci subaylarla beraber yurtsever kovaladığı günlerden geçiyorduk.

Batı Anadolu sancaklarının Yunanistan sınırlarına dâhil olacağını hayal eden Rumlar, Anadolu Rum Savunma Örgütü’nün liderliği altında saldırıların şiddetini sürekli artırmıştı.

Fakat Atatürk gibi bir kahraman çıkmış hayallerini yıkmıştı. Büyük önderimizin 19 Mayıs 1919'da başlattığı Türk Kurtuluş Savaşı; 3 yıl, 3 ay, 21 gün sonra Büyük Taarruz ve Dumlupınar zaferleriyle kazanılmıştı.

Batı Anadolu düşmandan temizlenmiş, bozguncu, yağmacı, casus, hırsız gibi ne kadar it, uğursuz hain varsa tutuklanıp İstiklal Mahkemelerinde hesap vermişlerdi.

Bugün, Türk’ün varlığına karşı bir asır önce silahlı mücadeleye kalkışanların yerine sığınmacıların kuracağı olası paramiliter grupların tehdidi kapımıza dayanmıştır.

Kur’an emrine rağmen ülkesini savunmadan kaçan[4] askerlik çağındaki Müslümanların ne kendisine ne de sığındıkları Türkiye’ye hayrı dokunmayacaktır.

Bu sorun “tarım işçiliği” ve “çobanlık” teziyle geçiştirilemeyecek kadar önemlidir. Milli şuur ve Milli güç söz konusudur. Türk tarihinin insanların azgınlığa düştüğü (isyan) sayısız örnek barındırdığını unutmamalıyız.

***

Kaynakça:

(i)Muhammed Sarı, Birinci Dünya Savaşı'nda Batı Anadolu’da Rumların Casusluk ve Çetecilik Faaliyetleri, 2015, Erişim Tarihi: 01.05.2022, (https://www.academia.edu).

(ii)Muhammed Sarı, Muttalip Şimşek, Milli Mücadele Yıllarında Aydın Sancağında Gayrimüslimlerin Faaliyetleri, Erişim Tarihi: 10.05.2022, (https://www.academia.edu).

(iii)Süleyman Tekir, Yunan İşgali Öncesi İzmir ve Çevresinde Rum Faaliyetler, 2019, Erişim Tarihi:10.05.2022, (https://ataturkilkeleri.deu.edu.tr)

Dipnotlar:

[1]Milli mücadeleyi destek veren Ortodoks Oğuz Türkleri ile bazı Rum topluluklar, işgal yıllarında düşmanla işbirliği yapmadıkları halde sırf Hristiyan oldukları için Lozan Barış Antlaşması'na ek olarak yapılan sözleşme uyarınca, 1924 yılında zabıta marifetiyle Yunanistan’a gönderilmiştir.

[2]Beşinci kol, savaşı veya mücadeleyi daha kolay kazanmak için yapılan her türlü manevi yıkıcı çalışmadır.

[3]İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold, 1923’e kadar İstanbul’da kalmıştır.

[4]Hac 22:39-40, Bakara 2:191-193-217, Tevbe 9:2-13.