Ali İhsan Özçakır

Ali İhsan Özçakır

OKULDA BAŞARILI OLMAK

Bu yazımı özellikle göreve yeni başlayan sevgili öğretmenlerimizle paylaşmak istiyorum. Çünkü okula can veren öğretmenlik heyecanı ile dolu olan öğretmenlerdir.

“Bir işe başlamak, onu yarı yarıya başarmak demektir.” Ama azimle.

Öyleyse, başarmak için ilk yapılacak şey, işe nasıl başlanacağıdır? İşe başlamanın basamaklarını sıralamakta yarar var. Bu basamaklar, “Neyi? Ne zaman? Nerede? Niçin? Nasıl? Ne ile? Ne yapmalı ?” sorularıdır. Bu sorularına verilecek yanıtlar ise plânlamalı bir başarının ilk adımlarıdır.

Başarmak için, önce hedef seçilmeli, yukarıdaki sorulara göre plânlama yapılmalı, kullanılacak uygun yöntem ve teknikler belirlenmelidir. Bunlardan daha da önemlisi, kişinin “başaracağına inancının olması” dır. “Ben bu şartlarda, bu işi yapamam” demek, o kişinin sorumluluk almak istemediğini gösterir. Bu ister öğrenci, ister öğretmen, ister yönetici olsun fark etmez.

İngilizce öğretmenliği yaptığım yıllar öncesinde, derste başarısız olan öğrencilerimin defterlerine şu cümleyi büyük harflerle yazdırır, derse öyle başlardım.

“ YAPAMAM DEME, YAPAN SENDEN ÜSTÜN DEĞİLDİR !”

Her ders öncesi, defterlerinde bu uyarıyı gören öğrencilerimin, kendilerine kısa zamanda güvenmeye ve başarılı olacaklarına inanmaya başladıklarını tespit ettim. Tabii burada önemli olan, öğretmenlerin öğrencilerine sevgi ve hoşgörülü yaklaşımları yanı sıra onları cesaretlendirmeleridir.

Başarmak öğrenci açısından olduğu kadar, öğretmen açısından da önemlidir. Bazı öğretmenlerin kendilerinin akademik ve alan bilgisi bakımından çok iyi olduklarını sınıflarında göstermek istemeleri sonucu, -üzülerek ifade ediyorum- öğrencilerinin bilgi seviyelerine inemedikleri için, bilgi paylaşımında başarısız olduklarını da, Bakanlık Müfettişliği yıllarımda okullarımızdaki ders denetimlerimde gözlemledim. Ayrıca öğrenci ve veliler de sık sık bu tür şikâyetlerini iletmişlerdi.

Öğretmen açısından, burada önemli olan husus “öğrenmenin içerisine öğrencilerle aynı frekansta olmak için zaman zaman eğlenmeyi” de koyabilmeleridir. Dersi ilginç kılmak için bir bakıma “eğlenirken öğrenme” sağlanmalıdır.

Öğrenciler açısından dersin nasıl geçtiğinin farkına varılmaması, “Aaa ! zil çalmış,” dedirtmek için, öğretmenlerimizin, Dr .Robert Swerdlov'un dediği gibi; konularını öğrencilerine aktarmak için, sınıfta ders anında “profesyonel bir aktör ve satıcı “olmaları gerektiği hususu hatırdan çıkarılmamalıdır.

Hiç unutmuyorum, 30 yıl sonrasında facebook'fa öğrencilerimizle buluştuğumuzda–Aydın Gazipaşa Ortaokulunda geçmişteki İngilizce derslerimizden bahsederken - bir öğrencim, bana attığı e-mailinde, “Biz İngilizce derslerini

“eğlenirken öğrendik” demişti. Oysa yaptığım iş çok basitti. Kendimi onların yerine koyarak, dersi onlarla birlikte, sıkıcı olmadan, işlemeye gayret etmiştim.

Yoksa; “Offf! Yarın okula hiç gitmek istemiyorum. Çok sıkıcı dersler var. Nasıl vakit geçecek bilemiyorum. Allahtan, 2 saat ……dersi var. O da olmasa sıkıntıdan patlayacağız. “ benzeri sözleri bir gün önceden okula giden çocuklarımızın ağzından sık sık duyarız. Çocuklarımızın dersler ve dolayısıyla öğretmenler arasındaki farklılıkları sıkıcı ya da neşeli diye içtenlikle açıklamaları çok doğal. Çünkü onlar da öğretmenlerini - kendi kriterlerine göre - değerlendirmektedir bir müfettiş gibi…

Dışarıda yemek için nasıl ailece A lokantasını diğerlerine tercih ediyorsak, bu da onun gibi bir şey. Çünkü oranın aşçısı mükemmel, servisi süper, yemekleri de çok nefis ayrıca çok da hesaplı gibi, kriterlerimiz yok mu? Var.

Bir gazinoda çalışan ses sanatçısını dinlemek için “rezervasyonla” giden müşteri sayısının artması, o ses sanatçısının –müşterileri ile iletişim kurarak - kendini sevdirerek kabul ettirmesi ile mümkündür. “Öğretmen ve öğrencinin ortak yaşantısı öğrenme ortamı olan dersliktir.” Sınıfta da öğretmen – uygun metot, yöntem ve teknikler ile, konulara uygun ders araç-gereçlerini kullanarak - önce kendisini- sonra da dersini sevdirebilirse, bir başka ifade ile “ders anında öğrencileri ile aynı frekansta” olabilirse, öğrencileri tarafından yıllar geçse de başarılarıyla, sevgi ve saygıya dayalı otoritesi ile hatırlanacaktır.

Bilimsel verilere göre, öğrendiklerimizi, % 1'i “tatma”, % 2'si “dokunma”, %4'ü “koklama”, %10'u “duyma”, % 83'ü “görme” duyusu ile kazanırız. O nedenle derslerimizde başarı çıtasını yükseltmek istiyorsak, öncelikle göze hitap etmeyi unutmamalıyız.

Bilimsel olarak ispatlanmış olan ve unutulmaması gereken çok önemli bir husus da, “akılda kalan öğrenmeler”in % 10'unun “okuma”, % 20'sinin “duyma”, % 30'unun “görme” , % 50'sinin “duyma ve görme”, % 70'inin “söyleme” ve % 90'ının “yapma” ile sağlandığıdır.

Bana “Öğretimde en iyi metot nedir?” diye sorarsanız, işte yanıtım.

“Duyarsam unuturum, görürsem hatırlarım, yaparsam öğrenirim”

2021-2022 Eğitim ve öğretim yılı başında, Sevgili öğretmenlerimize diyorum ki; “Ne kadar bilirsen bil, öğretmek istediklerin, karşındakilerin anlayabildikleri kadardır.” Bu sözü de –denetim yaptığımız okullarda, başarılı oldukları ve kendini profesör sanan ilköğretim ve lise öğretmenlerine de toplantılarda defalarca ilettim.

Özetle; öğretmenler okulda başarılı olmak için ne yapmalıdır?

Öğretmen sınıf içinde; neyi, niçin öğreteceğini bilmeli; öğrencilerin derse akti katılımını sağlamalı; hedeflere ulaşılma durumunu ölçebilmeli; varsa eksiklikleri dönüp; düzeltebilmelidir.

“Eğer, su içecekseniz yarısına kadar doldurulmuş bir bardağın dolu olan kısmı, yok dolduracaksanız bardağın boş olan kısmı sizi ilgilendirirse, daha başarılı olursunuz.” Bu hedefinize en kısa yoldan ulaşmak demektir.

“Zor olanı herkes başarır, önemli olan imkânsızı başarmaktır.”

Üniversite yılları dahil, öğrencilerin başarısızlığında öğretmenlerimizin yıllardır yakındıkları bir husus da, “öğrencilerin alt okullardan temel almadan gelmiş olmaları”dır. Yüksek öğrenim Liseyi, Lise de İlköğretimi suçlar. Oysa önemli olan, tüm öğretmenlerin öğrencilerini – başarılı birey olarak yetiştirmede - aşağıdaki kısa öyküde olduğu gibi davranmalarına bağlıdır.

DENİZYILDIZI.

Yazılarını yazmak üzere okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı sahilde dans eder gibi hareketler yapan birini görür. Biraz yaklaştığında bu kişinin sahile vuran deniz yıldızlarını okyanusa atan bir adam olduğunu fark eder. Yazar, genç adama yaklaşarak sorar:

“- Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?”

Genç adam yanıtlar: “- Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek. Onları suya atmazsam ölecekler.” Yazar devam eder: “-Kilometrelerce sahil ve binlerce denizyıldızı var. Ne fark eder ki?” Genç adam yazarı dinledikten sonra, yerden bir denizyıldızı daha alır ve okyanusa fırlatır sonra yanıtlar:

“-Onun için farketti.”

Yazar, genç adamın yaptığının olup biteni izlemek yerine, bir şeyler yapmak olduğunu anlar ve ona katılarak bütün sabahı okyanusa deniz yıldızı atarak geçirir.

Öğretmenlerimizin öğrencilerini öyküdeki “Deniz Yıldızı” gibi görmeleri dileğiyle…

Sevgi ve saygılarımla…