Alper Uzungüngör

Alper Uzungüngör

MALAZGİRT SAVAŞI ve BİLİNMESİ GEREKEN BAZI GERÇEKLER

Bu yazıda, Türk tarihinde seçkin bir yeri bulunan 26 Ağustos 1071 tarihli Malazgirt Meydan Muharebesinin bilinen yönlerini ve pek dile getirilmeyen bazı gerçeklerini açıklayacağız.

Malazgirt savaşından 30 yıl önce kurulan Büyük Selçuklu Devleti'nin yönetiminde Alparslan vardı. Tuğrul Bey'den sonra 1064'te ikinci sırada tahta çıkan Alparslan; 7 yıl gibi kısa bir zaman süresinde bütün Türkistan'ın, Maveraünnehir, Harzem ve Horasan'ın hâkimi olmuştu. Hazar Denizi ve Kafkasya arasındaki bölgenin tamamını kontrolüne almış, Doğu Anadolu ve Orta Doğu'daki fetihleriyle Büyük Selçuklu Devleti'ni imparatorluk seviyesine ulaştırmıştı.[1]

O, aynı zamanda İslam dünyasının da tek lideriydi. Halifelik makamını başkent Rey'e taşımayı yeğlemese de Müslümanlar arasındaki çift başlılığı ve mezhep çatışmalarını önlemenin sorumluluğunu üstlenmişti. Kahire Merkezli Fatımiler (Berberiler) Devletini yönetimine katmak üzere 1069'da Mısır seferine çıkmıştı. Harekâtın güvenliği için Bizans'ın, Ermenilerin, Fatımilerin ve Abbasilerin elindeki Anamur, Silifke, Tarsus, Erdemli, Antakya, Adıyaman, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Musul, Halep ve Kudüs gibi önemli şehirleri zapt etmişti.

Alparslan'ın Anadolu'yu fethetmek ve Türkmenlere yeni bir yurt kazandırmak gibi düşüncesi yoktu. Bu görevi, Kutalmışoğlu Süleyman Şah üstlenmiş ve başarmıştır.[2]

Selçuklu ilerlemesi bölge devletlerini çok zorluyordu. Bizans'ın başkenti İstanbul'da bu duruma bir çare bulunması yüksek sesle dile getirilirken İmparatoriçe Eudokia'nın eşi Romanos Diogenis, Türk akınlarını kesin bir sonuca bağlamak için harekete geçmişti. Norman, İngiliz, Rus, Bulgar, Alman, Gürcü, Ermeni, Alan, Sırp, Peçenek, Kuman-Kıpçak, Uz ve diğer Oğuz boylarından kurduğu 120 bin kişilik ücretli ordusuyla 13 Mart 1071'de İstanbul'dan ayrılmıştı.[3]

Alparslan ise Şam ve Kahire harekâtı için Halep'te karargâhındaydı. Bizans'ın büyük bir orduyla Doğu'ya ilerlediğini duyunca Anadolu'ya dönüş kararı almış, Çağrı Beyin zamanından beri Anadolu'da akınlar yaparak 1048'de Pasinler, 1059'da Sivas ve Malatya, 1064'te Kars, 1067'de Kayseri, Niksar ve Konya, 1068'de Marmara kıyılarında zaferler kazanan Selçuklu Beylerini yardıma çağırmıştı.

Türk ordusu yol boyu ilerlerken yeni katılımlarla 50 bin kişilik güce ulaşmıştı. Bu ordunun arasında kimler yoktu ki! Afşin, Atsız, Arslan, Artuk, Aytegin, Çavlı, Çaka, Gümüştegin, Danişmend, Duduoğlu, Gevherayin, Kapar, Dilmaçoğlu, Mengücük Gazi, Porsuk, Saltuk, Savtegin, Süleyman Şah ve kardeşleri, Sunduk ve Tutak gibi Türklere zaferler kazandıran, beylikler, devletler kuran Oğuz Beyleri bulunuyordu.

Bugün isimleriyle yurdun her köşesinde hatırasını yaşattığımız bu kahramanlarımız; Türk devletinin yüksek varlığı dışında hiçbir çıkar gözetmeden yakıcı bir savaşın ateşine yürümüşlerdi.

Nizamülmülk geri plandaydı. Veliaht Melik Şah ve saray muhitini daha güvenli bölgelere nakil için hazırlık yapmıştı. Alparslan'ın eyalet beyliğindeki çocukları Tutuş, Arslan Şah, Togan Şah, Argun Şah, Tekiş, İlyas, Ayaz ve Tuğrul'un güvenlikleri sağlanmıştı. Her ihtimale karşı kardeşleri Sungur, Yakuti, Kavurd, İlyas ve Arslan Argun kendilerine ikta edilen eyaletlerde hazır bekletiliyordu.

Bizans ordusu Erzurum'a yaklaştığında başkent İstanbul'da iktidar tartışmaları baş göstermişti. Türklerle işbirliği yanlısı Dukas Hanedanı, Vareg muhafızlarıyla (Koruma birliği) anlaşmış, İmparatoriçe Eudokia'yı manastıra kapatmayı ve yönetime el koymayı planlamış, Alparslan'a haber göndererek Diogenis karşısında destek vermeyi ve işbirliği önermişlerdi. Bu teklif, Alparslan tarafından reddedilmiştir.[4]

1071 yılının Haziran ayında Erzurum'a giren Diogenis, Malazgirt'i ele geçirmiş, Türklerin 1061'den beri harekat üssü konumundaki Ahlat Kalesine bir ordu sevk etmişti. Ancak Alparslan'ın öncü kuvvetleri komutanı Sunduk Beyin karşıladığı Bizans ordusu, çok çetin ve kanlı çatışmalarla yok edilmişti.

Öncü birliklerin savaşından hemen sonra geldiği Ahlat'ta, açık hava mezarlığına dönüşmüş muharebe meydanını gezen Alparslan, şehitler için anıt mezar buyruğu vermiş, Sunduk Bey ve askerlerini onurlandırmış, 24 Haziran 1071'de Malazgirt'e hareket etmişti.

Bizans ve Selçuklu orduları, 26 Haziran 1071 Cuma günü Ahlat ve Malazgirt arasındaki Muş Ovası (Rahve)'nda karşılaştıklarında; Selçuklulara toprak kaybeden Abbasiler ve Fatımiler Bizans'tan, Dukas hanedanı ise Alparslan'dan galibiyet beklentisi içindeydiler.

Savaş bütün şiddetiyle sürerken Bizans ordusundaki muhalif komutanlardan Andronikos Dukas, askerleriyle savaş alanından çekilmiş, bununla yetinmeyip İstanbul'da yönetimin değiştiği, Diogenis'in yenilerek savaş alanını terk ettiği şeklinde duyurular yaptırmıştı.

Bu haberler Bizans askerleri arasında hızla yayılmış, Uz, Kuman-Kıpçak, Peçenek ve diğer Türk birliklerinden önemli bir kısım Selçuklu saflarına geçmişlerdi. Savaşın gidişatını değiştiren bu gelişmelerle Bizans ordusu akşam vaktine kadar ağır bir yenilgiye uğratılmış, Diogenis esir alınmıştı.[5]

Alparslan, zaferden sonra Bizans'ın devrik imparatoru Diogenis ile barış antlaşması imzalamış, Oğuz Beylerinden Anadolu'da beylik kurmalarını istemiş, çocukları Arslan Argun ile İlyas'a isyan eden Karahanlılar'a sefer için başkent Rey'e dönmüştür.[6]

Gerekli hazırlıklardan sonra geldiği Karahanlı toprağı Buhara yakınlarındaki Barzam kalesini teslim almış, fakat huzuruna çıkartılan kale komutanının saldırısıyla 24 Kasım 1072'de şehit düşmüştür. Doğu Akdeniz, Suriye, Filistin ve Mısır'ın fethi ise küçük oğlu Melik Şah ve Oğuz Beyi Atsız Uvak zamanında tamamlanmıştır.

Burada yeri gelmişken zaferin bir önemli sonucunu açıklamak isterim: Büyük Selçuklu şehirlerinde biriken ve gittikçe asayiş sorunu haline gelen Türkmenler, zaferden hemen sonra ve gerekiyorsa zorla Anadolu'ya gönderilmişlerdir. İşte bu göç olayı bir yandan Anadolu'nun fethinde etkili olurken öte yandan hem Büyük Selçuklu Devletinin ekonomik yönden rahatlaması hem de batı sınırlarının güvenceye alınmasını sağlamıştır.

Ayrıca Malazgirt, iddia edildiği gibi Haç ile Hilal'in savaşı değil bütün yönleriyle tarım/toprak ve güç savaşıdır. Müslüman Fatımi ve Abbasi devletleri; bu savaşta Selçuklu'ya yardım etmemiş, Bizans'ın üstünlüğünü ummuşlardır. Araplar, bugün de mevali (Arap ırkından olmayan sonradan Müslüman olmuş köle), sömürgeci/işgalci kabul ettikleri Türklerin Kıbrıs, Ege, Irak, Suriye ve Libya politikasına karşıdırlar.

Yine günümüze ait bazı kaynaklarda Alparslan'ın kız kardeşiyle evli Abbasi halifesi Kaim Biemrillah'ın Alparslan adına cihat çağrısı açıklanmaktadır. Bu husus ta doğru değildir. Arap veya Farsi halifeler tarihin hiçbir evresinde Türkler için cihat ilan etmemişlerdir.

Haç ile Hilal'in ilk savaşı ise Malazgirt'ten 25 yıl sonra I. Haçlı ordusunun 1096'da İstanbul'a gelmesi, Kıbrıs üzerinden Kudüs'e gitmek için Anadolu içlerine dağılması ve I. Kılıçarslan'ın mücadelesiyle başlamış, 1204'de Bizans'ı yıkarak Latin Krallığı kuran Katoliklerin IV. Haçlı seferiyle devam etmiştir.

***

Kaynakça:

(i)Claude Cahen, (Çeviri: Zeynep Kerman), İslâm Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı, Makale, Erişim Tarihi: 01 Ağustos 2021 (https://dergipark.org.tr/).

(ii)Süleyman Tülücü, Malazgirt Savaşına İştirak Eden Türk Beyleri ve Hal Tercümeleri, Makale, Erişim Tarihi: 10 Ağustos 2021 (https://dergipark.org.tr/).

(iii)Oğuz Satır, Bizans'ın Gözünden Malazgirt Savaşı, Makale, Erişim Tarihi: 01 Ağustos 2021 (https://www.academia.edu/).

Dipnotlar:

[1]Bizans, 11 Mayıs 330'da Selçuklular ise 23 Mayıs 1040'ta kurulmuştur.

[2]Müslümanlar arasındaki mezhep çatışmaları Alparslan'ın oğlu Melik Şah devrinde önlenmiştir.

[3]Alparslan'ın eniştesi Erbasgan'da sığındığı Bizans'ın sefer ordusuna katılmıştı.

[4]1075'te Anadolu Selçuklu Devletini kuran Süleyman Şah, hem Dukas Hanedanı ile hem de Dukas yönetimine karşı subaylarla işbirliği yapmıştır.

[5]XI yy. tarihçisi Attaleiates, Bizans ordusundaki Peçeneklerin Selçuklu tarafına geçtiği iddiasına şiddetle karşı çıkar ve Peçeneklerin savaş öncesi imparatora bağlılık yemini ettiğini belirtir.

[6]Malazgirt Barış antlaşmasının aslı günümüze ulaşmamıştır. Tarih belgelerindeki antlaşmanın içeriği rivayettir.

Alparslan'ın bu antlaşmayı İstanbul'un kabul etmeyeceğini bilerek imzalamış olabileceğini düşünmeliyiz.