Alper Uzungüngör

Alper Uzungüngör

OSMANLI HANEDANLIĞININ YIKILMASINDA TOPLUMSAL YAPININ ETKİSİ

Bu makalenin başlığı ve içeriğinde "Osmanlı devleti" kelimesi kullanılmamıştır. Çünkü Batı Türklüğünün 1075'te İznik'i başkent ilan ederek Anadolu'da kurduğu devlet: halkı, sınırları, toprağı, teşkilatı, dili, geleneği ile 945 yıldır varlığını sürdürmektedir. Selçuklu ve Osmanlı hanedan yönetiminden sonra rejimi değişen devlet, halkın yönetimindeki Türkiye Cumhuriyeti'nin emanetine geçmiştir[1].

Osmanlı'nın yıkılmasını yorumlayanların ileri sürdüğü görüşler; yeniçeri ocağından medreselerin bozulmasına, sultanların güçsüzleşmesinden benmerkezci yönetime, batıdaki gelişmelerin göz ardı edilmesinden kapitülasyonlara, uzun savaşlardan toprak sisteminin değişmesine ve adalet anlayışının çökmesine kadar oldukça geniş bir yelpazede sıralanabilir.

Bu görüşler elbette hanedanlığın yıkılışında etkilidir ve bir sonuçtur. Ancak her şeyin bir nedeni, bir sebebi, bir bedeli vardır. Dolayısıyla Osmanlı yönetiminin en genel anlamda ve çok bariz bir şekilde, toplumun içinde bulunduğu zorlu koşullardan geçimini sağlayan yönetici sınıfların basiretsizliği ve çıkarcılığı nedeniyle yıkıldığını söyleyebiliriz.

Osmanlı, en parlak devrini 15’ci yüzyılda yaşamış, her türlü zenginliğe ve imkâna kavuşmuş, ihtişamlı hayatını 17’ci yüzyıla kadar sürdürmüştü. İki asrı geçkin bu süre zarfında toplumun beklentisi ekonomik, politik ve hukuk gibi alanlarda yapısal atılımlar gerçekleşmemişti. Sermaye girişimini ve orta sınıfı oluşturacak zemin hazırlanmamıştı. Toplumsal konumlarını korumaktan başka bir şey düşünmeyen yönetici sınıfların din eksenli ideolojik tutumları bertaraf edilmemişti.

Bu gerçekten hareketle Osmanlı hanedanlığının, insanları bir çarkın dişlileri gibi tam uyum içinde, tekdüze ve heyecansız bir hayat sürmesinin uğraşını verdiği söylenebilir. Zaten, bunun içindir ki! Ne ilkel tarım ekonomisinden vazgeçilmiş ne matbaa gibi yeni oluşumların kuruluşuna izin verilmiş ne bilimsel ilerlemeye sıcak bakılmış ne de toplumun dünya siyaseti ve ekonomisine ilgisi istenmiştir.

Fakat Yeni Çağ’ın toplumsal uyanışlar ve yeni oluşumlar döneminde durum değişmeye başlamıştır[2]. İktidar çatışmaları, darbeler, isyanlar, gereksiz savaşlar ile aydınlanmacı, milliyetçi ve emperyal akımların etkisinde yaşanan toprak kayıpları bu kez, sosyal ve idari yapıyı iyice sarsmış, dış gelişmelerin gerginliği artırmasıyla parçalanmanın eşiğine gelinmişti.

Osmanlı monarşisi, tehlikenin boyutunu anlamış, giriştiği işte doğacak sonuçları önceden kabul ederek 1792'de Nizamı Cedit programıyla yenileşme hareketleri başlatmıştı. Toplum yapısında köklü değişimlere yol açan 1839 tarihli Tanzimat Fermanının ardından 1856'da Islahat Fermanı yayınlanmış, 1876'da Kanuni Esasi yürürlüğe girmiştir. Geç kalınan bu hamlelerle toplum desteğini kazanmak isteyen hanedanlık, hiç bir şey elde edemediği gibi hükmettiği topraklar 20'ci yüzyılın başlarında emperyal devletlerin emelleri doğrultusunda paylaşılıp işgal edilmişti[3].

İktidarı elinde tutan hanedanın beklentisini karşılamaktan uzak yenileşme hareketleriyle toplum, eşitlik ve yönetimde ortaklık hakkı kazanmıştır. Devleti, işgalden kurtaracak kadroları yetiştiren eğitim sisteminin temeli atılmıştır. Verginin kazanca göre toplanması sağlanmıştır. Askerlik zorunlu hale getirilmiştir. İlk defa şirket ve banka kurulmasına izin verilmiştir. Örfi ve şerri hukuk sistemi değişmiştir. Böylelikle hanedanlığın yüzlerce yıl süren “Ulu’l emrine sorgusuz sualsiz itaat” anlayışının yerini kamusal hayata aktif katılım almıştır.

Tanzimat öncesine kadar devletin iki kutuplu, çok dinli ve çok uluslu toplum yapısının en üstünde yönetici sınıflar vardı[5]. Yöneticiler; seyfiye, ilmiye ve kalemiye ismiyle üç gruba ayrılmıştı. Medrese ve Enderun mezunuydular. Vergiden muaf tutulmak gibi çeşitli imtiyazlara sahiptiler. Padişahın adına vergi toplamış, tımar kesiminden, hazineden veya vakıflardan gelir almışlardı.

Göçebe topluluklarından, köylülerden, zanaatkârlardan ve tüccarlardan oluşan tebaa/kullar ise üretim ve ticareti gerçekleştiren alt sınıftı. Eğitim sisteminin dışında tutulmuşlardı[4]. Vergi ödemekle mükelleftiler. Dinen iki gruba ayrılmıştılar. Müslümanlara reaya, gayrimüslimlere beaya denilirdi. Reaya zorunlu askerliğe tabiydi. Azatlık köleler tebaanın bir parçasıydı. Müslüman tebaanın yönetici olması, tımar edilen toprağı terk etmesi, başka yerlerde başka işler tutması yasaktı.

Özetlersek; 150 yıl dünyaya hükmetmiş devasa bir imparatorluk, toplumsal hayatı tahakküm eden yönetici sınıfların öngörüsüzlüğünde tartışmalı bir ortak kültürü geride bırakarak tarihe karışmıştır.

***

Kaynakça:

(i) Bayram Kodaman, Osmanlı Devleti’nin Yükseliş ve Çöküş Sebeplerine Genel Bakış, Makale, 2007.

Dipnotlar:

[1] H. Nihal Atsız, Çınaraltı Dergisinin 1941 tarihli 1 sayısında, Türk Tarihine Bakışımız Nasıl Olmalıdır? isimli makalesinde Doğu ve Batı Türklüğü topraklarında iki Türk devleti kurulduğu, bu devletleri yöneten hanedanların değiştiğini açıklamıştır.

[2] Bu dönem 18 ve 19’cu yüzyıl arasıdır.

[3] Avrupalı emperyal devletlerin paylaşım kavgası yüzünden yıkılış süreci 20’ci yüzyıla kadar uzamıştır.

[4] Yönetici sınıfı padişahın idari ve dini yetki tanıdığı devlet görevlileridir. Seyfiye sınıfında; sadrazam, beylerbeyi, sancak beyleri, neferler, kapıkulları, tımarlı sipahiler bulunur. İlmiye sınıfını; kadılar, kazaskerler, imamlar, müezzinler, tarikat şeyhleri, şeyhülislam gibi ulemalar teşkil eder. Kalemiye sınıfı ise defterdarlar, reisülküttap, defter eminleri, nişancı gibi bürokratlardır.

[5] Gayrimüslimler ibadet merkezlerinde ve azınlık okullarında, reaya ise sosyal ve kültürel faaliyetlerle okuma yazma öğrenmiştir.