Birsel Oğuz

Birsel Oğuz

BİGALI MEHMET ÇAVUŞ

İngiliz donanması 4 Mart 1915’te 5 zırhlı ve 7 torpido desteğinde, 3 büyük sandalla Seddülbahir’e gelerek, karaya asker çıkarmak ister. Seddülbahir Tabyası’nın Osmanlılar tarafından boşaltılmış olmasına rağmen bu bölgeyi kara saldırılarına karşı savunmaktan sorumlu olan 9. Tümen Komutanı Albay Halil Sami Bey’in 27. Alay 3. Tabur 10. Bölük eratından Mustafa oğlu Bigalı Mehmet Çavuş komutasındaki bir takım askeri, Seddülbahir Kalesi’ne yerleştirmiştir.

Bigalı Mehmet Çavuş, sayısı 30 olan askerlerini deniz tarafına, karşıyı geniş bir açıdan görebilecek şekilde yerleştirir. Ellerinde yalnızca birkaç el bombası ve tüfekler vardır. Bigalı Mehmet Çavuş, İtilaf askerlerinin denizden saldırabileceğini düşünerek geceleri 5 nöbetçi bırakıp, diğer askerleri ise kale içindeki siperlere yerleştirir.

Gelin hikayenin bu kısmını Bigalı Mehmet Çavuş’un madalyayla ödüllendirilmesini isteyen, Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in anılarından dinleyelim:

“Söz konusu öğleden önce saat 09.00’da, düşmanın üç dretnot ve beş torpidosu tarafından Seddülbahir ve civarı bombardıman edilmeye başlandı. Bu sırada bir nakliye gemisiyle üç mavnası Seddülbahir İskelesi’ne yanaşarak, asker çıkarmaya başlamış ve bombardıman himayesi altında bir subay kumandasında 70 kişilik tahmin edilen bir kuvvet ve bir makineli tüfek iskeleye çıkmıştır. 27. Alay’ın 10’uncu Bölüğü’nden Mustafa oğlu Mehmet Çavuş kumandasındaki yarım takım tarafından çıkan düşman üzerine Seddülbahir tabyasından ateş açılıyor ve düşman da karşı ateşe başlıyor. Muhabere üç saat kadar devam etmiş, mesafenin azlığı ve askerimizin şiddetli ateşi altında ve nihayet süngü hücumuna kalkışması sayesinde düşman askeri sebat edemeyerek birçoğu vurulmuş oldukları halde, sandallarına binerek kaçmışlardır.

Evet, böyle olay olmuştu. Seddülbahir Kalesi içerisinde bulunan Mehmet Çavuş, askerlerinin yerlerini sürekli olarak değiştirerek, kendi sayılarını çok göstermişlerdi. Bu nedenle teknede bekleyen İngiliz askerlerinin tamamı karaya çıkamamıştı. Mücadele sırasında Bigalı Mehmet Çavuş’un tüfeğinin namlusu paramparça olmuş, namlusu parçalanmış elindeki tüfeğini İngilizlere fırlatmış ve yerdeki taşları alarak mücadeleye devam etmişti. Kurşunu bitince düşmana taşla saldıran Mehmet Çavuş yerden aldığı bir kürekle ayağa kalkıp askerlere süngüyle saldırı emri vermişti.

Sağ kalan Türk askerleri süngü hücumuna geçtiğinde İngilizler şaşkınlık içinde kaçıyorlardı.

Bigalı Mehmet Çavuş, gözünü hastanede açmıştı. Tedavisinin bitmesini beklemeden cepheye dönmek istemişti, ancak emir emirdi. Hava değişimi için izin verilerek köyüne gönderilen Bigalı Mehmet Çavuş, izin süresini tamamlamadan tekrar cepheye döner ve çarpışmaya devam eder.

MEHMETÇİK

Atatürk, yazdığı “Arıburnu Muhabereleri Raporu” adlı eserde tüm bu olanlara da ayrıntılarıyla yer vermiştir. Savaş sonrası mütevazı bir hayat süren Mehmet Çavuş, kendisine önerilen maddi yardımlar için tek bir cevap vermiştir: “Ben vatanım için savaştım, param için değil!”

Hey gidi koca Bigalı Mehmet!

O günden sonra Türk askeri artık yalnız asker değildir.

O artık “Mehmet” olmuştur, “Mehmetçik” adını almıştır.