Alper Uzungüngör

Alper Uzungüngör

IRK KAVRAMI VE TÜRK IRKI

“Türk Irkı, binlerce yıllık geçmişe sahip Türk dilini konuşanların neslinden gelenleri ifade eder”

Yasin AKTAY ismindeki Siirt Milletvekilinin televizyon ekranından “Türk diye bir ırk yoktur” sözünün üzerinden neredeyse beş yıl, Milli Eğitim Bakanlığının Danıştay’a sunduğu savunma dilekçesinde “Türkler, ulusal kimliği tarih sahnesine çok geç çıkmış millettir” iddiasının üzerinden bir yıl geçti.

Bu konularda TV Programları yapıldı. Haber ve köşe yazıları yazıldı. İnternette videolar paylaşıldı. Türk Medeniyeti anlatıldı. Türk dünyası yazarları eserleriyle anıldı. Türk kitabeleri ile Yenisey vadisindeki mezar taşı yazılarına vurgu yapıldı. İlk Türk edebi eserlerinden örnekler verildi. Türklerin fiziki özelliklerini tanıtmaya gayret eden bir Profesör, Türklerin elmacık kemikleri çıkık, gözleri çekik, kafataslarının yuvarlak olduğuna vurgu yaptı.

Neticede Milletvekili sözlerinin yanlış anlaşıldığını açıkladı. Bakanlık malum cümlenin dilekçeden çıkartıldığını, ilgililer hakkında soruşturma başlatıldığını duyurdu. Profesör sözlerinin evrensel değil, tarihsel boyut içerdiğini bildirdi. Akademik çevremiz, TTK ve TÜBİTAK, Türk ırkının doğuşu ve teşekkülü konusunda ne bir makale ne de bir tebliğ ortaya koyamadı.

Günümüzde sadece kriminal çalışmalarda kullanılan ırk[1] kavramının geçmişi 16’cı yüzyıla kadar dayanır. Fakat insanlar, ilk çağlardan beri coğrafi bölge, renk, din ve kavim ortaklığında gruplara bölünmüştür.

16'cı yüzyılda coğrafi keşiflerden sonra ırk kavramı şekillenmeye başlamıştır. Sömürgecilik ve köleliğin yaygınlaşması, yeni ticaret yollarının bulunması biyolojik ırk tasnifleri ile ideolojik ırkçılığın gelişimini tetiklemiştir.

17’ci yüzyıldan 19’cu yüzyıla kadar siyah, kahve, kızıl ve beyaz renkli insan grupları[2] tasnif edilmiştir. Beyaz ırkın üstün, diğer ırkların ise alt ve aşağılık olduğu inancı yaygınlaşmıştır. Ayrıca ırkçılığın dayanakları bilimsel yönden oluşturulmaya çalışılmıştır.

19'cu yüzyılda ırkla ilgili düşünce ve eylemler yükselirken ırk tasnifi, eşitsizliğin gerekçesi yapılmıştır. Deri renginden dolayı insanlar ikinci sınıf muameleye mahkûm edilmiştir. Antropoloji[3] gibi bir disiplin, insanın farklılıkları veya benzerliklerini saptayan ölçme, biçme işine indirgenmiş, kemik bakiyelerden ırki vesikalar yazılmıştır.

20’ci yüzyılın başları, ırkçılığın siyasi amaçlarla yoğun bir şekilde hayata geçirildiği dönem olmuştur. Devletler, vatandaşlarını dış yapı (Fenotip) özelliklerine göre tasnif ederek üstün ırk arayışına girişmiştir.

20’ci yüzyılın sonlarına doğru eşitlik ve insan hakları ortaya çıkmıştır. Canlı genetiğinin şifreleri çözülmüştür. Hücre çekirdeğinde saklı DNA moleküllerinden aile soy yapıları (Genotip), genetik veraset (Genom), gen değişimi (Mutasyon) ve dış geçiş (Melez) bilgilerine ulaşılmıştır. Kan grupları frekansları, hormon ve genetik kalıtım bilgilerden tıbbi ve kriminal amaçlı (haplogroup)[4] sistem kurulmuştur.

21’ci yüzyılda, moleküler biyoloji ve genetik araştırma sonuçlarından yabancı ırklar ile hiç ilişki kurmayan, hatta coğrafi olarak yalıtılmış toplumlarda dahi genetik hazinenin çevre, doğa, yaşam kalitesi ve mutasyonun etkisiyle değişeceği, dış görünümde çok fazla sayıda benzerlik ya da farklılıklar ortaya çıkabileceği anlaşılmıştır. Böylelikle, insanları fenotip veya genotip özelliklerine ayıran ırk sınıf sistemleri çökmüştür.

Irk karşılığı; “belli genetik bileşimlerin sonucu oluşan çok fazla sayıdaki renk, biçim ve boy gibi fiziksel ve fizyolojik yapı özellikleri ile ortak dil ve kültüre sahip insanların oluşturduğu büyük bir grup” şeklinde geliştirilen ifade kabul edilmiştir. Bu dönemde klasik (biyolojik) ırkçılıktan, kültürel ırkçılığa geçişin ilk adımları atılmış, yeni ırki gruplar teşekkül ettirilmiş, insan topluluklarının oluşumu ve yeryüzüne yayılışına kadar ilerleyen teoriler kurulmuştur.

Bu bilgilerden ve diğer bilimsel çıkarımlardan; Türklerin gen haritasının dört bin yıl önce batı bölgelerine başlattığı hayat yolculuğu sırasında ulaştıkları yeni coğrafyalarda çevre, doğa, yaşam kalitesi ve mutasyonun etkisiyle (Fenotip ve Genotip) farklılaştığını söylemek mümkün hale gelmiştir.

Ayrıca, göç sürecinde yabancı topluluklarla kurulan ekonomik, ticari ve siyasi temas sonrası kültür de evrilmiştir. Fakat genel bir melezleşmeden bahsedemeyiz. Çünkü bozkır kültürüne[5] ait kök değerler sayesinde öz kültür, dil ve genetik veraset sıkı bir şekilde korunmuş, nüfusun sayısal yoğunluğu buna katkı sağlamıştır. Bu nedenle Türk dünyasında; Avrupa'daki gibi Afrikaner veya Amerika kıtasındaki gibi Latiner bir nesil hiç var olmamıştır.

Sonuç itibariyle Türk ırkı; fiziksel ve fizyolojik yapı özelliklerine göre kurulmuş ya da kurulacak gruplardaki bireyleri değil, geçmişi MÖ. 4 binlere kadar uzanan Türk dilini konuşanların neslinden gelenleri ifade eder ve Türkiye’de “Anayasal Vatandaşlık” kavramıyla özdeşleşir.

***

Kaynaklar:

(1) Emine Erden KAYA, Erken Cumhuriyet Dönemi Ulus İnşa Sürecinde Irk ve Irkçılık (1923-1938), Makale, 2015, (2) Özge ÜNLÜTÜRK, Irk Kavramının Tarihsel Gelişimi ve Adli Antropolojide Kullanımı, Makale, 2015.

Dipnotlar:

[1] Irk, Uruk, Kamus-ı Türki’de “soy, kök, asıl, nesep, sülale, zürriyet.” biçiminde tanımlanır.

[2] Irkları bu şekilde ilk sınıflayan Carl von Linne, 1735 yılında ırkları; Siyah Afrikalı, Amerikalı Kızılderili, Kahverengi Asyalı, Beyaz Avrupalı şeklinde dörde ayırmıştır.

[3] Antropoloji, İnsanın kökenini, evrimini, biyolojik özelliklerini, toplumsal ve kültürel yönlerini inceleyen bilim.

[4] Hablogrup (Y Kromozomu-DNA Kimliği) Her erkek babasından gelen bir Y kromozomuna sahiptir. Bu Y kromozomları baba tarafından soyu temsil ederler. Kadınlar ise Y kromozomuna sahip değildirler. Genelde erkek çocuklar Y kromozomlarını babadan kopyalar. Kadınlar da Mitekondirial DNA’sını kız çocuklarına geçirirler.

[5] Bozkır kültürü, Türklerin siyasi ve sosyal yapısıyla oluşmuştur.