Beyhan Erdoğan

Beyhan Erdoğan

KUŞADASI’NDA MAYIS AYI

Eskiden kış mevsiminde Kuşadası’na gitmeyi pek istemezdim. Hele Davutlar ve Güzelçamlı ile sitelere hiç gitmezdim. Ama şu yakın yıllarda Davutlar’a Güzelçamlı’ya yazlık evimin bulunduğu siteye çok sık gitmeye başladım. Benim gibi yağmurlu ve soğuk havalarda bile gelenler, soba yakarak 1 – 2 gün kalanlar görmeye başladım. Kuşadası şehir merkezi ise artık cıvıl cıvıl. Turistlere satış yapan dükkânların birçoğu kapalı da olsa çarşı Pazar insanlarla dolu sokaklar, parklar yerli ve yabancı insanlarla dolu. Sabah ve akşam yürüyüşlerine çıktığımda bu canlılığı görüyorum. Kuşadası Belediyesinin çalıştırdığı iki sahil kafesi ile Gazibeğendi’deki kafe – restoran görevini yapan yerlerde kışın bile oturmak için yer bulmakta zorlanırsınız. Çok uzun yıllardır çalışan öğretmenevi ve otelinde akşam yemeği çıkmasa da sabah kahvaltısı ve öğle yemeği çıkmaya devam ediyor.

Acaba Ramazan ayı nedeniyle bir durgunluk var mı diye sabah siteden dolmuşla ayrılarak merkeze geldim. Minibüsler harıl harıl çalışıyor. Dükkânlar açık. Sokaklar insanlarla dolu. Sahil kenarındaki gazinolar ve kafelerde insanlar var. Parklarda oturanlar, oyun parkında ise çocuklar, anneler temiz havanın ve güneşin tadını çıkarıyorlar.

Boş bulduğum bir yere oturdum. Oturanları, gezenleri, balık tutanları seyrediyorum. Deniz güzel mi güzel. Masmavi rengiyle temiz mi temiz. Gerçi mavi bayraklı plajlımız pek yok ama yine de İzmir limanından çok çok farklı bir güzellik var.

Biraz sonra yan tarafımdaki banka çocuk arabalı bir genç anne oturdu. Örtüyü açıp can parçasına baktı, öptü, bir şeyler söyledi. Güneş yakıcı değildi. Çocuğun da güneşe ihtiyacı vardı, örtüsünü kaldırdı. Herhalde doktoru çocukların elini yüzünü ayaklarını, bacaklarını güneş görsün demiş ki çocuğun ayakları, kolları ve yüzü bol bol güneş görüyordu. Zaten ben de haziran ayında siteye göçtüğümde eylül ayı sonuna kadar kısa şort ve çıplak ayaklarımla bol bol güneşten faydalanmıyordum. Anne kısa bir süre de olsa güneşi bulmuş faydalanıyor. Ne güzel ve doğru bir tavır dedim. Biraz sonra çocuk arabasının alt bölümünden çakmağını çıkarıp sigarasını yaktı. Herhalde bir saate yakın içememiş ki, derin derin içine çekti. Dumanlar önce akciğerinde dolaştı, dolaştı. Sonra ağzından, burnundan temiz havanın içerisine karıştı. Böyle istekle ve sanki hasretle içine çektiği bu sigaraya bir arkadaşı daha dahil oldu. Birlikte sigara içiyorlardı ki yine çocuk arabasının alt bölümünden iki şişe bira çıkararak içmeye başladılar. Ben herhalde bardakları yok diye düşünürken yanımda oturan genç bana bakarak, “Amca kızlar işi biliyor. Bardakla içmek keyif vermez. Birayı şişeden içeceksin, helal olsun” demez mi. Ben de saf saf: “Hiç olmazsa leblebi, nohut, fıstık ile içseler daha iyi olmaz mı?” dedim genç delikanlı, “Amca bira şişesini başına dikip sek içmenin zevkini öldürme!” deyince artık cevap vermedim. Madem usul böyle, afiyet olsun, yarasın hanımlar diye söylenmekten başka bir şey demedim. Demeye de hakkım mı var? Yaş farkı var. Çağ farkı var. Gezdiğim gördüğüm Avrupa ülkelerinde bu gördüklerimin ne önemi var diyerek sitenin yolunu tuttum…