Birsel Oğuz

Birsel Oğuz

19 Mayıs 1919 ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR KUTLU OLSUN!

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yönelik düşüncelerin, takvimlere düşen en önemli tarihlerinden biriydi; 19 Mayıs 1919.

Bandırma gemisinin denizcilik evriminde rastlanılmayan, “kıyıya yakın, açık denize uzak” ilginç rotasının kaderi gemi kaptanından çok, mavi gözlü bir subayın beyin fırtınalarında çalkalanıyordu. Bir umut ışığının Samsun kentine taşıdığı heyecan, yıllar sonra kurtuluş simgesi olacak bir sloganın oluşmasını da sağlayacaktı: Ya İstiklâl Ya Ölüm.

Ankara. Ulusumuzun ebedi başkenti. Marşlara kazılmış yoktan var edilmiş tek şehir. Yine bir 19 Mayıs günü. Kent bayrak ve flamalarla süslenmiş, yüce Atatürk’ün canı dek sevdiği gençliğine armağanı Gençlik ve Spor Bayramı kutlanacak. Çok daha önemlisi Uluslararası 19 Mayıs Ankara Maratonu koşulacak. Dünyanın en iyi maratoncusu Avustralyalı Clayton yarışın favorisi ama bizim de İsmail Akçay’ımız var. Onun ötesinde böylesi bir günün zengin menülü programının yarattığı heyecanı özümseyerek yaşayacağız. Parkur Polatlı yönüne doğru. Özcesi, o ihtişamlı kurtuluş savaşımızı kan akıta akıta kazandığımız alanların üzerindeyiz. Kocatepe’den bir sesi duyar gibi oluyoruz: “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri…” Ve aletlerin yere sertçe basan ayakkabılarının çıkardığı ahenkli sesi duya duya tekrar Ankara’ya dönüyoruz. Derek Clayton, deneyimini, gücünü göstererek maratonu kazandı. İsmail Akçay ise ikinci oldu alkışlar arasında.

Akşamın alaca karanlığı başkentin üzerine çökerken Avustralyalı Clayton gazetecilerin ilgi odağıydı. Kendisine maratonla ilgili geniş çaplı bilgi verilmiş olacak ki bayramımızı en az bizim kadar özümsetmişti. Sonra birden bire “Ben Mustafa Kemal Paşayı tanıyorum. O çok büyük komutan” deyiverdi. Akıcı İngilizcesini tercüme etmekte güçlük çeken tercümana aldırış etmeden anlatıyordu. Çanakkale, Arıburnu, Gelibolu, Seddülbahir, Kilitbahir. Gözlerimiz yuvalarından çıkacak gibiydi. Ünlü bir atletin bilgi birikimi, tarihin derinliklerinde yerini alan Çanakkale’yi mükemmel yorumluyor ve biz de heyecanla dinliyorduk. Sonra sağ elini havaya kaldırdı, slogan atarcasına haykırdı:

“Çanakkale geçilmez.”

Clayton’un dedesi Çanakkale’de savaşmış bir Anzak askeriydi… Anılarının her tümcesinde Atatürk’ü anımsayarak onun büyük bir komutan olduğunu anlatıyordu oğluna ve küçük Clayton’a Kuşkusuz; o da Ankara’da bize.

Bayramlarımız… Tarihin derinliklerinde yerini alan Türk insanının duygularını tepeden tırnağa dek sarsan o güzel bayramlarımız. Dünyada hiçbir ülkede anlam açısından bulunmayan bayramlarımız. Yüce Atatürk’ün çocuklarımıza, gençlerimize, Cumhuriyetimizin oluşumuna, Kurtuluş Savaşımızın destanımsı haykırışını anlatan güzelliklerimiz…

Teşekkürler Avustralyalı Anzak torunu Clayton. Ne de güzel söylemiştin: “Ben Mustafa Kemal Paşa’yı tanıyorum. O çok büyük bir komutan…”

BİR ANI: ATATÜRK VE GÜREŞ SEVGİSİ

Atatürk’ün güreşe karşı olan büyük sevgisini Ferit Celal Güven’in bir yazısından da anlamak mümkündür. Güven, yazısında diyor ki:

“Çankaya’da büyük bir salonun ortasında kurulmuş kalabalık bir sofradayız. Atatürk, hafızamda bugün gibi canlı kalan sözleriyle Türk milletinin doğuştan gelen spora yatkınlığını açıklıyordu:

“Benim en çok sevdiğim spor güreştir. Hangi Türk neferini, köylüsünü isterseniz soyup meydana çıkarırız. Dik omuzları, kusursuz adaleleri, keskin yüz çizgileri, yanık tatlı renkleri, kafa yapıları, insanın ruhuna güven ve neşe veren bir eser olarak canlanır. Spor yalnız beden iktidarının üstünlüğü sayılmaz. İdrak, zekâ ve ahlâk da bu işe yardım eder. Zekâ ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler, zekâ ve kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben sporcunun zeki, çevik, aynı zamanda ahlâklısını severim.”

Atatürk, boş zamanlarında çok defa Muhafız Alayındaki güreşmeleri seyreder, onların teknik hatalarını bulup uyarırmış.

“Dün yirmi neferin güreşlerini seyrettim. Birbirleriyle kıyasıyla güreştiler. Her müsabakanın sonunda bir galip çıkar. Çok ciddi kapıştılar. O kadar ki gömlekleri parçalandı. Bu derece çetin dövüşmeye ben sebep olmuştum. Gömlekleri ödemem gerekirdi. Kendi gömleklerimi onlara dağıttırıp giymelerini istedim. Hiçbiri giymedi. Hayretle sebebini sordum:

“Köylerimize, çocuklarımıza ve evlerimize bu anıdan daha büyük ne götürebiliriz?” dediler.