Beyhan Erdoğan

Beyhan Erdoğan

Belgrad’daki Bayraklı Camii

Geçenlerde bir gazetede Yugoslavya’nın başkenti Belgrad’daki Camii ile ilgili bir yazıyı okuyunca yıllar ötesine gittim. Osmanlı Devleti 15 Haziran 1389 yılında Sırbistan’ı işgal girişiminde başarılı olmuş ve Birinci Kosova Zaferini kazanarak Balkanlar’da yayılmaya başlamıştır. Bu büyük zaferi kazanan Birinci Murad, savaş alanında Allah’a şükrederek dolaşırken yanına yaklaşan ve Müslüman olacağını söyleyen Milos Obiliç adındaki bir Sırp tarafından hançerle vurularak şehit edilmişti. Murad Hüdavendigar şehit edilince yerine oğlu Yıldırım Beyazid geçmişti. Yugoslavya bu tarihten sonra 1878 yılında Berlin ve Ayastefanos Anlaşmasına kadar yani 489 yıl Osmanlı Devletine bağlı olarak kalmıştır. Osmanlı, Rumeli’ye çok önem verdiğinden Yugoslavya a birçok yapıya, gelişime, vakıf hizmetlerine cami yapımlarına önem vermişti. Bugün geriye dönüp baktığımızda Belgrad’da sadece açık olan ve Müslümanların ibadet edebileceği tek cami kalmıştır, o da Belgrad Camisidir. 1575 yıllarına yapıldığı sanılan bu tarihi cami birkaç kez yıkılmış, tahrip edilmiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin katkıları ve önderliğiyle yeniden restore edilerek kültür mirası listesine alınmıştır. Tito döneminde de komünizm idaresi tarafından birçok cami, mescit, imaret, türbe yok edilmiştir. Ben Aydın Lisesi ile Yugoslavya’ya ilk gidişim olan 1989 yılında ve sonraki gidişlerimde epey şehri gezmiştim. Belgrad’daki bu cami ibadete açıktı ama Niş ve diğer yerlerdeki yapılar ya yıkılmış ya da işlevi değiştirilerek müze yapılmış veya meyhaneye, kültür hizmetlerine açılmıştı. Hatta Niş’te tarihi bir cami var, görülmeye değer dendiği için ziyarete gitmiştir. Cami kapalıydı. Uzun zincirlerle ve asma kilitle kilitlenmiş hiç kullanılmıyordu. Anahtar falan çarşıda bir pazarcının elinde ona açtırabilirsiniz denince gittik o adamı bulduk. Domatesleri dilimlemiş su bardağına doldurduğu şarabını içiyordu. Biz Türk olduğumuzu söyleyince yüzüne bir gülümseme gelmiş, bardağı havaya kaldırarak, “Muhammed!” diyerek midesine yuvarladı ve bize de ikram etme isteğini gösterdi. Ama biz teşekkür ederek, anahtarı almayıp, cami ziyaretinden vazgeçtik. Sonraki yıllarda da sanırım üç sefer Yugoslavya’da bulundum. Artık Yugoslavya dağılmış birçok devlet ortaya çıkmış, epey küçük bir devlete dönüşmüştü. Küçülmeyen bir tek Tuna Nehri vardı. Hayatımda bu kadar büyük bir nehir, adeta deniz gibi bir nehir hiç görmedim. Bizim ülkemizde Büyük Menderes, onun yanında nehir değil, çay değil, akarsu seviyesinde sanki.

Sevgili okurlarım, İstanbul’daki öğrenim hayatım 5 yıl sürdü. Ben orada iken İstanbul’un nüfusu 3 – 4 milyon civarındaydı. Kiliselere, havralara girdim. İbadetlerini izledim. Yıkık dökük kiliselerin, sinagogların, havraların nasıl bakıma alındığını, restorasyonlar yapıldığını, ayağa kaldırıldığını ve ibadete açıldığını gördüm ve yaşadım. Türk milleti kadar dinlere saygılı bir ulusun olduğunu görmedim. Bu nedenle Allah, dünya durdukça Türk milletinin ayakta kalma süresini eksiltmesin diyorum.