Birsel Oğuz

Birsel Oğuz

VELİAHTLA ALMANYA YOLCULUĞU

30’lu yaşlardaki gencecik Paşa’nın batıdaki Çanakkale’den doğudaki Bitlis, Muş ve Diyarbakır’a, oradan da güneydeki Halep’e koşturması sürüyordu. Sevmeyeni pek olmamalıydı ama gıpta edeninden kıskananına kadar ordunun her kademesindeki herkesin gözünde yıldız gibi parlıyor, kendisinden daha o zamanlar bile çok şey bekleniyordu.

Aralık ayında İstanbul’a çağrıldı. Veliaht Mehmed Vahidettin Efendi’nin müttefik Almanya’ya yapacağı resmi ziyarette ona eşlik etmesi kararlaştırılmıştı. Gidecek heyette Mustafa Kemal Paşa orduyu temsil ederken Albay Naci (Eldeniz) askeri müşavir olarak bulunacaktı. Başmabeyinci Lütfü Simavi Bey’in yanı sıra Teşrifatçı İhsan, Özel Kalem Müdürü Refik, Yaver Binbaşı Asaf, Yüzbaşı Hulusi ve özel Doktor Reşat Beylerle 15 Aralık 1917 akşamı Sirkeci Garı’ndan hareket edecek olan heyet tamamlanmış oluyordu. Mustafa Kemal Paşa ve Albay Naci Bey 13 Aralık’ta Vaniköy’deki köşkünde veliaht tarafından kabul edildiler.

Paşa daha sonra bu ziyaretten şöyle söz edecektir:

“Ben karşıdaki koltuğa oturdum. Benim karşıma da Naci Bey oturdu. Veliaht gözlerini kapayıp derin bir vecde daldı. Neden sonra gözlerini açıp bize iltifat etti: “Sizinle müşerref oldum, memnunum.”

Tekrar gözlerini kapadı. Bu nazikâne sözlere cevap vermeye hazırlanırken kendinden geçmiş bir şahsiyetin huzurunda bulunduğumu sezdim. Cevap vermek mi, yoksa vermemek mi lazım geldiğinde tereddüt ettim. Biraz sonra gözlerini açtı: “Seyahat edeceğiz değil mi?” dedi.

“Evet, seyahat edeceğiz!” dedim. İtiraf etmeliyim ki bir mecnunla karşı karşıya bulunduğumu derhal hissetmiş, mantıklı bir konuşmaya girişmekten kendimi men etmiştim. Hemen ayağa kalkıp dedim ki, “Efendi hazretleri, beraber seyahat edeceğiz. Seyahat iki gün sonra başlayacaktır. Perşembe akşamı garda hazır bulunacaksınız, oradan hareket edeceğiz.”

Veda ettik ve çıktık. Konforlu bir saray arabasına binmiştik. Naci Bey’le aramızda şöyle bir konuşma geçti: “Zavallı, bedbaht ve acınacak bir adam” dedim. “Bununla ne yapılabilir?” “Öyledir” dedi.

“Biz ki aklımız, mantığımız vardır. Biz ki memleketin mukadderatını düşünen; bugününü, yarınını anlamış insanlarız. Ne yapabiliriz?” Naci Bey “Güç!” dedi.

Zoru görünce Çanakkale’ye saldıran işgalci İngiltere’ye ait gemilerden birine binip ülkesini terk eden böyle bir adamla Almanya gibi düzgün ve kalkınmış bir ülkeye yapılan seyahatin ne tür olasılıklara açık olabileceğini okur elbette tahmin edecektir. Mustafa Kemal Paşa düşünmüş olmalıdır ki, hasta ve yaşlı padişah Mehmet Reşat’tan sonra tahta çıkacak olan bu adam belki kötü biri değildi ama 50’li yaşlarına geldiği halde yüzlerce yıllık bir dünya devletinin başına geçmek üzere yetiştirilmiş ve donatılmış da değildi.

“ASKERİ SELAMLAYINIZ!”

O’nun Sirkeci Garı’nda daha gezi başlarkenki hali bu gerçeği ne güzel anlatır:

“Asker hazırdır, kendilerini selamlayınız” dedim. Yüzüme baktı. “Nasıl?” demek istiyordu. “Siz yürüyünüz biz arkanızdan geleceğiz” dedim.

“Niçin? Lazım mıdır?” dedi.

“Evet, lazımdır!”

Yapılan uyarıları kabul ediyor, isteneni yapıyordu.

Tren, ilk duracakları Sofya’ya doğru yol almaktadır. Bir saray görevlisi Mustafa Kemal Paşa’nın yanına gelerek, “Efendimiz sizi yanlarında davet ediyor” der. Sonrasını Paşa’nın ağzından dinleyelim:

“Doğrusu bu davet beni memnun etti. Yarının padişahını yakından inceleme fırsatlarının ilkine kavuşuyorum demekti. Vahideddin’e ayrılan bölüme girdiğimde kendisini beni ayakta bekler buldum. Oturdu, bana da oturmam için yer gösterdi. Vaniköy’deki köşkünde gözleri kapalı konuşan bu zatı büsbütün başka bir durumda buldum. Gözlerini çok kuvvetle açmış dikkatle bana bakıyordu. Nutuk söyler gibi konuştu: “Affedersiniz Paşa Hazretleri! Birkaç dakika öncesine kadar kiminle seyahat etmekte olduğumu bana anlatmamışlardı. Ancak trenin hareketinden sonra aldığım bilgilerle bir kumandanımızla beraber bulunduğumu anladım. Siz, İstanbul’u kurtarmış bir kumadansınız. Sizinle birlikte seyahat ettiğim için çok memnunum. Bundan gurur duyuyorum.”

Aramızda ciddi ve samimi görüşmeler oldu. Yerime döndüğümde bir ferahlık hissediyordum. Düşündüm ki bu zat akıllı biri olmalıdır. İstanbul’da ilk görüştüğümüzde çok farklı bir görüntü veren veliaht, başkenti terk edip kendisini serbest hissedince ve yanındakilerin güvenilecek insanlar olduğunu anlayınca gerçek kişiliğini olduğu gibi ortaya koymakta sakınca görmüyordu. Kendisine bir şeyler anlatabilirim; yapılabilecek bazı şeyler konusunda kendisini harekete geçirebilirim umuduna kapıldım…”