Ercüment Köybaşı

Ercüment Köybaşı

ANTİK SOKAĞIN HİKÂYESİ

Sabah yürüyüşlerine giderken, güneşin dudakları çatılara daha deymemiş, oluyor. Akşamdan kalan hüznünü yüreğinde saklayan derin uykudaki sokakların yaz gizemi bana keyif veriyor. Daha ısınmamış yollarını adımlarken, kırağıdan yeni kurtulmuş kaldırımların hüzün bakışları, tarihi örtünün yok oluşunu sorguluyor adeta.Yüzyılın kehribar çehresini geleceğe taşımak, kültürünü tanıtmak ne yazık ki mümkün olmamış.

Yıllarca Ege Kültürü’ne ortak olmuş, tarihsel yaşama şahitlik etmiş bu yapıları bugünlere kazandırmakta aciz kalmışız. Osmanlının, Rum’un, Ermeni’nin, Yahudi’nin ortak yaşadığı dokuyu korumak şöyle dursun, bir daha yerine konulamayacak güzellikteki figürleri, oymaları hunharca telef etmişiz.Doyulmaz estetikteki ayrılmaz parçaları kilise düşmanlığına çevirip çok katlı binaların kazma heybetine teslim etmişiz. Ayakta kalanlar da zoraki yasaların son gayretinde avuç içindeki serçenin yaşam çırpınışları gibi. Yıkılmasa da bakımsızlıktan çürüyecekler.

Oysa bu sokaktan kimler geldi, kimler geçti, toprak yolun Gel-gitinde.Madran otelinin harabeye dönmüş pencerelerinden efsunlu rüyaların çığlıkları yükseliyor adeta. Asmalı kahvenin bahçesinden, dibek kahvesi ve Tömbeki kokusu tütüyor hâlâ.Defneyapraklı, lavanta kokulu Bayramların ezan sesi çınlıyor duvarlarında.Yağ kandilleri ile ışıyan, Cumbalı ve Kamelyalı evlerde sevinçle hüznü ayırt edemeyen ne kalpler soluk alıp verme telaşında idi, kim bilir? Hele dükkânlar, hatıra resimlerinin sararmayan yüzlerinde hâlâ kır çiçeği gibi. Eni dar, iki katlı, tahta merdivenli dükkânların pür eda takvimli izlerini,başınızı kaldırıp alıcı gözle bakarsanız, ancak görebilirsiniz.Hani derler ya, “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi”.

Eski adı İstasyon Caddesi(Demiryolu Caddesi) olan Sevgi Yolu’nun anı sebili, Taflan kokan dükkân’ların çocukluğumdaki sahiplerini günlerce araştırdım.Caddeye son ismi verilen Kazım Karabekir Paşa’nın Aydınlı Cemal Beyin damadı olduğunu kaç kişi hatırlıyor.Ak yüzlülerden başlayayım. Eskiden bu köşede Hurmalı Camii varmış yıkılmış. İkinci baharını yaşayanların anımsayabilecekleri isimler. Camcı ve Tenekeci Mehmet Gökbel, Şapkacı Hakkı Cantimur, Terzi Muzaffer Eraydın, Mustafa Rüştü Başkoru “Lister, Honamak su motorları ve Ford”unilk acentası, emekli Öğretmen Rıfat Emnalar’ın yeri, içkili lokanta, Gramofoncu Ahmet Gürer, Dişçi Fahri Emnalar ve “ Asmalı kahve”. Burada daha evvel “Emnalar Han”nın girişi varmış. Yanında, açıkta içki de satılan Bozkırlı Ali Çavuş’un Bakkaliyesi.Köşedeki Simit Dünyası’ndan “Rifat bey” Konağına kadar “ Emnalar Hanı” idi. Sonra Atay’ların Ahmet Onbaşı’nın Otobüslerinin park yeri olmuş. Ahmet Onbaşının “Yıldız” Otobüsleri adında Pazarcıları taşıyan 11 yolcu arabası varmış.

Sırada Faik Germen’in Emniyet eczanesi, daha önceleri burası Eczacı Mithat Levent’in, sonradan Milletvekili olan karısı Piraye Levent’in.Milli Aydın Bankası, Köşe köşeye bakışan, önce Osmanlı Bankası sonra Dede lokantası, şimdi Deniz Bank.Yanında Bahattin Okşanlar’ın Ege oteli, 1930’lar da Otelin altında, İsmet Sezgin’in babasının müdürlüğünü yaptığı Kızılay Kurumu varmış. Burası Lokanta, Etibank derken yine lokanta oldu.Köşe, Metin Taş Eczanesi. Daha önce burası lamarina saçaklı, Mehmet Ağa’nın kahvesi imiş, 1934’lü yıllarda. Daha sonra Kamil Koyun’un kahvesi olmuş. Köşe de Ziraat Bankası, Aydın’da Camilerinden sonra, ayakta kalan en şanslı bina. Askeri Mahfel de öyle, 1915 yılından beri gururla dimdik.Milli Aydın Bankası, Cumhuriyet sonrası, yangından çıkmış bir Aydın’nın en güzel binası. Heybetli, modern mimarisinin göz kamaştırıcı olması tarihi değerini korumaya yetmedi. Bankaların tek, tek kapatıldığı dönemde o da nasibini aldı.

Önce bir restoran’a sonra zücaciyeciye dönüştürüldü.Şimdi eski çalışanları ve müşterilerinin hatıralarını sakladığı yalnızlığının içinde. Tarihle sarmalanmış bu şehrin bir Müzesini burada oluşturmak içinDaha ne beklenir? Yıkılmasın tek ben razıyım.Bir zamanlar duvarlarından Begonviller, Sarmaşık gülleri taşan, Hanımeli ve Melisa kokan sokağın karşısına geçtim. Barok mimarinin el oyası gibi işlenmiş, Hattat sabrı ile dokunmuş emeğin talan edilişi, her geçişimde beni yaralıyor. Alsancak’ın Frenk Sokağı, Taksim’in Kumbaracı yokuşu, Kemer altı’nın nazende girişi kadar duygulandırıyor beni.Köşede çok eskiden kırtasiyeci, kartpostal satıcısı olduğu söylenen, ama çocukluğumda, kavanozlarında akide parlayan şekerci Hüsnü Gülgün’ün yeri vardı.

Yanında terzi Nevzat Doyuran, Terzi Erol Kaya, Nilgün İç Giyim Rıfat Erdel, Pil, ampul, Jilet bıçağı ve Plak satan Isparta’lı Mehmet Gürer ve oğlu Orhan Gürer, Avukat Mithat Eraydın’ın yazıhanesi. Burada İlhami Ortekin’in muhasebe bürosu varmış. Berber Mehmet Sulman, Dikiş makinası tamircisi Mehmet Cevizli, İri yarı, kabak kafalı meyhaneci Mefail,Saatcı Hamza ve pasajın köşesine gelen yerde şapkacı ve şemsiyeci “ Fesci Nuri” Canoğlu, “Süvarioğlu” pasajı’nın bu girişi daha önceleri “Karpuzlu Han”ın üç girişinden biriymiş. Pasajın diğer köşesinde, “Söke Çizmesi” tabelalı kunduracı Enver, (daha önce Aydın Palas’ın köşesinde idi), Ambarcı Ziya Şahin, Kolonyacı Zeki Şenbaş, sırçacı Bahri Selçuk.Bu dükkânların üstü o günlerin en gözde oteli olan “Madran Palas”dı. Bu bina ilk yapıldığında içinde “ Emlâk ve Eyyam” Bankası varmış.1930’ larda “Kuralların Sadık’a satılmış.

En son Mukan Perincek’in babası almış. Şimdilerde ise kapısı çalınmayan, perdeleri şiirlere mısra olmuş, terk edilişliğin gözyaşlarında adeta.Sokağın içinde Terzi, Konyalı Hakkı dükkânı. Köşede Maksut Tığmınlı’nın İnşaat malzesi satan dükkânı ve üst katında “Ankara Palas Oteli”, omzunu Madran Palasa dayamış, resimlerde kalan bir düet.İstasyona doğru inerken Madran Oteli’nin karşı köşesinde Hüseyin Hurmalı’nın incir ve zeytin yazıhanesi, Berber Şükrü ve Şapkacı Hilmi. Bu binanın üst katında “Sıtma Mücadele” dururdu.Tarihin eski izlerini taşıyan bu antik binanın anılarla dolu içi boşaltılmış, Fiyakalı, eski Aydın esnafının dayanışma Kültürünü aratır olmuş.Sokağın köşesinde bakkal Sabri Yiğiter, bu yer daha önce Gritli Mehmet Efendininmiş. Mobilyacı Hilmi Saray, sonradan mobilyacı Selahattin Saraçoğlu aldı. Karşı köşede, İhsan Adalının lokantası, Hüseyin Başak’ın mühendislik bürosu, şimdiki Dede Lokantası’nın olduğu yer Karanfilaki’nin yeriymiş. Sonra İsmail Hakkı Cantimur almış, ondan da Mesut Çerçi.

Eski Bakkallardan Ahmet Nuri Şakiroğlu’nun köşedeki yerinde Vedat ve Avni Demir’in ‘Merkez Bakkaliyesi’ vardı. Bu sokağın içinde de Şakir Palas Oteli.İstasyon Caddesi’nin en alt diliminde ise aşçı Cemal Gökçe’nin lokantası, Teneke, köhne saçaklı, dut ağacının dalları çatısına abanmış bir dükkândı burası.

Çocukken, kilo ile taze yoğurt almaya gelirdim. Sonra burası yıkılıp İsmet Öke’nin elektrikçi dükkânı oldu, şimdi Vedat Durak’a ait bu mekân aparatifçi. Hacı İnceoğlu ve Mithat İnceoğlu’nun bakkal dükkânı ve İrfan Sucuoğlunun Lokantası, tam köşede Oktay, Orhan Erdem’e ait ‘Erdemler Bakkaliyesi. Burası yıkılıp Osmanlı Bankası oldu, sonra Garanti bankası devraldı.Bu tarihi dükkânların üstünde As Kıraathanesi ve Dişçi Halil Sarıkaya, Dr. Semiha Erlaçin(Noyan) , Dr. Bedri Noyan’ın muayenehanesi vardı. Tahta merdivenli, tahta rabıtalı bir yerdi. Köşede Erdemlerin yanında Ziya Evren’in Aydın Ezcanesi ve Uncu İsmail Manavoğlu’nun yazıhanesi vardı.Hoşgörülü ruhların izin verdiğince caddenin anı kaldırımlarına inip çıktım.Yazımın içindeki resim 1924 yılına ait. Rum Bakkal ve o günkü adıyla Fesçi Nuri olan şapkacı ve şemsiyeci Nuri Canoğlu. O günlerin sade Otantik dokusunu görmek için sokağa girip solumak gerek.Aradan geçen doksan yılda sadece bu ve Fesçi Nuri’nin Gazi Bulvarındaki evini gözden kaçırmış yıkım ekibi.“Süvari oğlu” pasajının akıbeti de Hanlar, Hamamlar gibi hüzünle sonlandı. O eski günlerinin anı yüklü yediverenliğine kilit vurulmuş oldu.

Sokağın sessizliğinde esrik yılların katmerli anılarını dokunabilmek için kayıp şehrin anahtarını arar gibiyim, her sabah. Şarabın buruk kokusundaki meyhane kültürü, Bahçeli Kahvedeki Nargilenin göğüs kafesindeki can alıcı ihtirası, Ruhları Havariler ulaşmış Macar ustaların emekleri ile küllendi.Şehitler Abidesi, Dilberim, Servi boylum. Var olmanın, Milli Mücadelenin simgesi. Bey Camii ve Yörük Ali Efe üçgeni ile tamamlanan bir kompozisyondu. Ne yazık ki, Park Hamamı yıkılınca bu Tuvalden olduk.Şehrimizde Atatürk Heykeli hiçbir yerde yokken, Bayramlar ve anma toplantıları Abide önünde yapılırdı. Çelenkler konur, şiirler okunurdu, duyguların en heyecanından.

Dışarıdan gelen Misafir Takım, Okul öğrencileri Abideye Çelenk bırakır, saygı duruşunda bulunurlarmış. 1926 yılında Belediye Başkanı Ahmet Emin Arkayın tarafından yapılan bu eseri geçen yıllar içinde Yerebatan sarayındaki Ağlayan Medusa heykeline benzetiyorum. Faytonların, Atların sünnet çocuklarının etrafında dolaştığı, eski ruhların siyah beyaz resimlere Kasketlerini eğrilttiği, Park Sineması, Osmanlı Bankası(Bank Kahvesi) ve Park Hamamı ile özdeşleşen bu ölümsüz yapıtın bazen için, için hıçkırığa gömüldüğünü hissediyorum.Üzerindeki yazının Türkçe açıklama sı yoktu önceleri. İlkokul Başöğretmenimiz Necmiye Erkan(Mıhçı) ve Ali Rıza Dumlu Öğretmenimiz Abidenin etrafında halka oluşturur bize tercüme ederdi.

Oysa bugün yanına yanaşamayacak Trafik sendromu içindeyiz.Araçlar çoğaldıkça, Bilardo Bandı gibi eteklerine vurmuşlar, lastik izlerinden belli. Çevresindeki dikenli teller içindeki Gülleri, Aslanağzını, sardunyaları ne kadar özenle bakardı, Eski, eski Belediyenin park bekçileri. İnsan bazen Zabıta Kızıl Tevfik’i rahmet okuyup arar oluyor.Şehirleri, Şehir yapan içinde yaşanmış Anıları ve Eserleri değilmi?Kırmızı Karanfillere bezenmiş İstasyon Caddelilere rahmet diliyorum.

O günleri anımsayanlara da sağlık.